Bir savaşı kazanmak için çok fazla maddi desteğin olmasının yanı sıra manevi olarak da etkenlerin yeterli olması gerekir. Mühimmat açısından sorun çekmeyen ordular, kazanmaya olan inançları da tam ise savaşlardan başarı ile çıkarlar. Atatürk’ü askeri anlamda çağdaşlarından ve ardıllarından üstün kılan özelliklerinin başında hiçbir maddi imkâna sahip olmadan ve işgal altında olmanın karamsarlığını yaşamakta olan bir ordu ile muvaffak olduğu zaferdir. Atatürk türlü imkânsızlıkların içinden başarı ile sıyrılmayı bilmiş, düşman ordularını ülkemizden atmıştır. Bu açıdan tarihin en büyük komutanlarından biridir ve hatta belki de en büyüğüdür diyebiliriz. Ne babasından kendine miras kalan bir padişahlığı vardı, ne asalet unvanı, ne debdebe içinde geçirdiği bir hayat. Sadece kalbinde milletine duyduğu inançla yedi düvele meydan okuyabilmişti.

Bu başarıların ardında, inancın dışında yatan en temel sebep almış olduğu eğitimle kendi zekasını birleştirebilmesidir. Tarihin yazdığı en büyük zekâlardan biri olduğu dost-düşman herkes tarafından takdir edilen Atatürk aynı zamanda Türk Milleti’nin bir ferdi olmanın da avantajını yaşamıştır. Nedir bu avantaj? Her Türk’ün asker doğması bir vecize değil bir gerçektir aslında. Her Türk askerliğin merkezde olduğu bir kültürde doğar. Askerlik hayatın merkezindeki kavramlardan birisidir. Bugün davul zurnayla bizleri askere yollayan milletimiz yüzlerce yıldır aynı saygıyı bu mesleğe göstermektedir. Atatürk’ün de büyüdüğü ortam askerliğin en saygın meslek olarak gördüğü bir ortamdır. Günlük hayatın her yerinde askerlik, ordu ve ilgili konular yer almaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nun artık dağılma dönemine girmiş olması da Atatürk’ün eğitimini etkileyen bir diğer faktördür. Bu dönemde ülkesini düşünen herkes memleketin gidişatını düşünmektedir. Eski şaşaalı günlerde kimsenin ülkesini düşünmesine gerek yokken, ülke zaten dünyanın süper gücü konumundayken artık o günler geride kalmıştır. Ülkenin düşmüş olduğu durum, bu duruma gelinmesinin sebepleri her vatansever gibi Atatürk’ün de kafasını meşgul etmiştir. Bu durum acı da olsa büyük bir askerin yetişmesinin bir merhalesi olması açısından olumlu olarak etki etmiştir. Hatta diyebilirim ki Atatürk için artık meslek olarak askerlikten başka bir seçenek kalmamıştı. Memleket her gün kan kaybederken bir vatansever başka ne yapabilir ki? Bir milletin var olma mücadelesinde, her an yok olma ihtimalinin var olduğu bir dönemde Atatürk bütün varlığını ortaya koyarak hem orduyu komuta etmiş hem de örnek olmuştur. Çanakkale Savaşı’nda cephenin en ön saflarına gözünü kırpmadan dalabilen bir komutan milletin yok olmasıyla kendisinin yok olmasının aynı şey olacağının mesajını veriyordur askerine. Gözlerini kırpmamasıyla askerine de en net mesajı veriyordur. Siz ölmezseniz milletiniz ölecek. Gözünüzü kırpmadan ölün, milletiniz yaşasın demek istiyordur. Zaten sözlü olarak da “Ben size savaşmayı emretmiyorum, ben size ölmeyi emrediyorum!” diyerek bu durumu ifade etmiştir.

Ben size savaşmayı değil de ölmeyi emrediyorum diyebilmenin iki ayrı yönü vardır, askere ve komutana bakan. Asker öyle bir asker ki kendisine ölmek emredilse dahi gözünü kırpmıyor. Komutan öyle bir komutan ki askerinin ölmekle bağımsızlık arasında ne tercih yapacağından emin bir şekilde bu emri verebiliyor. Bunu bir yabancıya anlatmaya kalksanız sizi anlayamayacaktır. “Nasıl yani?” Diye soracaktır size. Ölmeyi emretmenin ne demek olduğunu da anlamayacaktır, ölme emrinin nasıl verileceğini de. Bunu ancak askeriyle tam manada bütünleşebilmiş bir komutan söyleyebilir ve bu manevi birlikteliği kalbiyle anlayabilen asker anlayabilir.

Atatürk’ün askerlerine “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Memleketin her karışı kanımızla ıslanmadıkça düşmana bırakılamaz” emri de dünya tarihine geçecek efsane emirlerden biridir. Başka birisi olsa belki de kurtarabileceğimiz kadar yeri kurtaralım, savaşarak çekilelim vs. gibi günü kurtaracak emirler verirdi. Atatürk “Ya İstiklal Ya Ölüm” felsefesi gereğince geri çekilmek gibi bir şeyi düşünmemiştir, düşündürtmemiştir. Askerlerine de böyle bir fikri asla düşünmemeleri gerektiği düşüncesini aşılamıştır. Şimdi, düşünün ki memleketin bir karış toprağı verilecek, bu ne demektir? Memleketin bir karış toprağı yoktur ki şehit kanıyla ıslanmış olmasın. İnsan hiç atasının kanını yerde bırakır, başkalarına bırakır mı? Bir karış toprağını vermeye razı olan yarın bir metrekare verir öbür gün bir kilometrekare. Türk Milleti’nin toprak vermek gibi bir alışkanlığı olmuş olsaydı beş bin yıldır varlığını sürdüremezdi. Dolayısıyla bu emir aslında binlerce yıllık Türk kültürünün ürünüdür.

Atatürk’ün askeri yönüyle ilgili vereceğim son örnek de “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, İleri!” emridir. Bu emir aslında durmak, dinlenmek, beklemek, istirahat etmek, ertelemek gibi alternatiflerin mevcut olmayışının ifadesidir. Asker yeri geldiği zaman insani zaaflarını bir kenara atabilecek kişidir. Asker, zor durumlarda insan olduğunu unutacaktır. Hatta durumun zor olmasına gerek yoktur. Asker, komutanından emir aldığı zaman Kütahya’dan İzmir’e dur durak bilmeksizin gidebilmelidir. Bütün bu örnekler gösteriyor ki üstün nitelikli bir komutan önce zeki olmalı, sonra da cesur. Kendisini askeri ile özdeşleştirebilmeli ve askeri de bunu hissedebilmeli. Milletini iyi tanımalı, öz kültürünü iyi bilmeli. Gerektiği zamanlarda çok hızlı bir şekilde karar alabilmeli ve uygulayabilmeli, uygulatabilmeli. Yüksek bir sezgi gücü olmalı, matematiği kuvvetli olmalı ve önceden tahmin edebilmeli olacakları. İşte Atatürk’te bu özelliklerin hepsinin ve de fazlasının mevcut olması onu tarihin en büyük komutanlarından birisi yapmıştır.

Atatürk’ün hayatı boyunca hiçbir savaşta mağlup olmaması da dikkat çekici bir diğer özelliğidir. Dağılmakta olan bir imparatorluğun bir komutanını düşünün. Hayatı cephe cephe gezerek geçmiştir fakat hiç mağlubiyet görmemiştir. Bu mümkün mü? Konu Mustafa Kemal ise her şey mümkündür. Kafkas Cephesi’nde savaşan Atatürk Muş ve Bitlis’i Ruslardan geri almıştır. Bu cephedeki tek başarıyı kazanmıştır. Çanakkale Savaşı düşmanın hezimetiyle sonuçlanmıştır. Suriye ve Filistin Cephesi’nde İngiliz ilerlemesini durduran komutan Mustafa Kemal Atatürk’tür.

Ordunun siyasete karışmasının ne kadar olumsuz neticelendiğini Balkan Savaşlarında gören Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’nde ordu-siyaset bağlantısını tamamen kesmiş ve orduyu siyasete sokmamıştır. Bu da müthiş bir ileri fikirliliğin ürünüdür. Bu sayede Türk Ordusu birlik ve bütünlüğünü her zaman korumuş, bağımsızlığımızın garantisi olmuştur. Fikir olarak birbirinden farklı düşünen askerlerin birlikte savaşmalarının ne kadar tehlikeli olabileceği düşünülürse ne kadar yerinde bir karar aldığını daha iyi anlarız. Ayrıca bu sayede ordu her zaman milletin en güvendiği kurum olmuştur. Çünkü ordu milletin çekirdeğidir ve fikir akımlarına kapılarak taraf tutmaz. Ülkenin iyiliği ne yöndeyse o taraftadır. Bu da Atatürk’ün en büyük eserlerinden biridir.

Türk Milleti’nin yetiştirdiği en büyük asker olan Atatürk bir varlık mücadelesinin ortasında dünyaya gelmiştir. Yok olan bir imparatorluğun her alanda geri kalmışlığının içerisinden sıyrılarak milletine “muhtaç olduğu kudret”in nerede olduğunu göstermiştir. Askeri dehasını her zaman göstermiş, insanına rehber olmuştur. Tüm bu özellikleri göz önünde bulundurulursa, O’na ne kadar çok şey borçlu olduğumuz daha iyi bir şekilde ortaya çıkar. Dünya tarihi çok kahramanlıklarla doludur fakat tüm tarih düşünüldüğü zaman Atatürk’ün yerinin bambaşka olduğu ortaya çıkar. Ne bir asalet unvanı, ne bir maddi zenginlik taşıyan bu insan, halkın içinden çıkmıştır ve bütün bir ülkeyi arkasından sürüklemeyi bilmiştir. Düşmanla savaşılabileceği inancını aşılamış ve bizzat cephede savaşarak örnek olmuştur.

(Askerde olan bir arkadaşımın ricası üzerine yazdım bu yazıyı.)