Arşivler

Son Yorumlar

Okuma Listesi

1- Birikimin Hamalları - Ali Ekber Doğan
2- 21. Yüzyılda Kapital - Thomas Piketty
3- Naylon Fiyaka - Zafer Ercan
4- Mekke'ye Giden Yol - Muhammed Esed
5- Doğru Bildiğimiz Yanlışlar - Abdülaziz Bayındır
6- Neoliberalizmin Kısa Tarihi - David Harvey
7- Ölümcül Öyküler - Edgar Allan Poe
8- Zihniyet ve Din - Sabri Ülgener
9- Bin Hüzünlü Haz - Hasan Ali Toptaş
10- Yaşayanlara Çağrı - Roger Garaudy
11- Korku ve Umut - Nihat Karademir
12- Roman Sanatı - Milan Kundera
13- Günlerin Getirdiği - Nurullah Ataç
14- Görme Biçimleri - John Berger
15- Niteliksiz Adam - Robert Mussil
16- Mit ve Anlam - Levi Strauss
17- Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti - Umberto Eco
18- Fontamara - Ignazio Silone
19- Halil Şerif Paşa - Michele Haddad

Yüzyıllık Yalnızlık

Yüzyıllık Yalnızlık’ı bir kez daha elimden bırakmadan; bir solukta olmasa da her ayrılışımda işimi bir an önce bitirip de okumaya geri döneyim düşüncesiyle hızlıca okuyup bitirdim. Bilmiyorum kaçıncı keredir okuyorum bu kitabı ve kaçıncı keredir “yazılmış en güzel roman”ın Yüzyıllık Yalnızlık olduğuna karar veriyorum. Bir arkadaşım bu kitabı hiç okumamış olmak isterdim demişti; en baştan aynı tadı alarak bir kez daha okuyabilmek için. Bense araya 4-5 senelik bir unutma molası koyarak tekrar okuyorum. (Sanırım aynı işi “Kolera Günlerinde Aşk” ve “Başkan Babamızın Sonbaharı” için de yapmalıyım. )

Yüzyıllık Yalnızlık edebi bir başyapıt, insan eliyle yazılmış en güzel kitaplardan birisi, bence Küçük Prens’le birlikte birinciliği paylaşıyorlar. Gabriel Garcia Marquez’in 335 sayfalık bu eserini Can Yayınları basmış ve Seçkin Selvi çok başarılı bir şekilde Türkçeye kazandırmış.

“Albay Aureliano Buendia, yıllar sonra idam mangasının karşısına dikildiğinde, babasının onu buzu keşfetmeye götürdüğü o çok uzaklarda kalmış ikindi vaktini anımsayacaktı.”

“Sonunda, Aralık ayında bir salı günü öğle vakti, içini yiyip bitiren kurdu döküverdi ortaya. Düş gücünün gazabından ve haftalarca uykusuzluktan harap düşmüş babalarının, buluşunu açıklarkenki saygın vakarı, çocukların gözlerinin önünden gitmedi bir daha:

-Dünya yuvarlak, tıpkı bir portakal gibi.”

“-Hiçbir yere gidecek değiliz, dedi. Burada çocuk sahibi olduk, o yüzden burada kalacağız.
Jose Arcadio Buendia,
-Ama daha hiç ölen olmadı, diye karşılık verdi. İnsanın oturduğu
toprakların altında ölüleri yoksa, o adam o toprağın insanı değildir.
Ursula incitmeyen bir kararlılıkla direndi:
-Sizlerin burada kalması için benim ölmem gerekiyorsa, ölürüm.”

“Bataklığa açılan yolun başına Macondo yazılı bir levha diktiler.
Anacaddeye Tanrı Vardır yazan bir tabela astılar. Bütün evlere,
nesneleri ve duyguları hatırlatmaya yarayacak yazılar yazıldı.”

“Onu, mezarlık olarak tasarladıkları alanın ortasında kazılan çukura gömdüler. Başına bir taş dikip hakkında bildikleri tek şeyi yazdılar: MELQUIADES.”

“Hoc est simplicissimus, dedi. Homo iste statum quartum
materiae invenit. (Gayet basit, bu adam maddenin dördüncü halini keşfetmiş)
Peder Nicanor ellerini havaya kaldırdı ve iskemlenin dört bacağı aynı anda yere değdi.
-Nego, diye karşılık verdi. Factum hoc existentiam Dei probat
sine dubio. (Reddediyorum, Bu gerçek Tanrının şüphesiz varlığının ispatıdır)”

“Albay Aureliano Buendia, otuziki silahlı ayaklanma düzenledi, hepsinde de yenildi. Onyedi ayrı kadından onyedi erkek çocuğu oldu ve en büyükleri otuzbeşine gelmeden, bir gecede onyedisi de öldürüldü. Kendisi ondört suikast girişiminden, yetmişüç pusudan ve bir idam mangasının elinden sağ çıktı.”

“Kan, kapının altından süzüldü, oturma odasına geçti, sokağa çıktı,
inişli çıkışlı yoldan karşıya ulaştı, kaldırımları indi çıktı, Türkler Sokağı’nı geçti, önce sağa, sonra sola saptı, Buendia’ların evinintam karşısına geldi, kapalı kapının altından sızdı, halıları kirletmemek için duvar diplerinden dolanarak salonu geçti, oturma odasına girdi, yemek masasının çevresinde geniş bir kavis çizdi, begonyalı terasa uzandı, Aureliano Jose’ye matematik dersi veren Amaranta’nın sandalyesinin altından görünmeden süzüldü, kileri geçti, ekmek pişirmek için tam otuz altı yumurta kırmak üzere olan Ursula’nın bulunduğu mutfağa girdi”

“Ortalık yatıştığı zaman, düzmece Bedeviler kasabadan çekip gitmişlerdi. Alanda bir yığın ölü ve yaralı yatıyordu: Dokuz palyaço, dört cariye, on yedi iskambil papazı, bir şeytan, üç halk ozanı, iki Fransız soylusu, üç Japon imparatoriçesi yerlere serilmişti.”

“Yağmur tam dört yıl, on bir ay, iki gün yağdı. Arada hafifliyor, çisentiye dönüyor, o zaman herkes giyinip kuşanıyor; havanın düzelmesini kutlamaya hazırlanıyordu.
Gerçekten de hava açtı. Bir cuma günü saat ikide dünya, tuğla tozu gibi kıpkırmızı ve su gibi serin bir güneşle aydınlandı. Ondan sonra da on yıl yağmur yağmadı.”

“Yine de doğduğu köye dönerken bu yazılarla dolu üç sandığı yanında götürmekten hiçbir güç onu alıkoyamadı. Sandıkları yük vagonuna atmak isteyen tren kondüktörlerine yakası açılmadık küfürler yağdırdıktan sonra sandıkları yanına alıp yolcu vagonuna yerleştirmeyi başardı. Ve -İnsanlar birinci mevkide giderken, edebiyat yük katarına atılırsa, dünyanın anası bellenmiş demektir, dedi. Bilge Katalonyalının ağzından son duyulan sözler bunlar oldu.”

“Sonra kendi ölümünün nasıl ve ne zaman olacağını öğrenmek için bir sayfa daha atladı. Son satıra gelmeden önce, o odadan bir daha çıkamayacağını anlamış bulunuyordu. Çünkü elyazmalarında Aureliano Babilonia’nın şifreleri çözdüğü anda aynalar (ya da seraplar)
kentinin rüzgarla savrulup yok olacağı, insanların anılarından silineceği ve yazılanların evrenin başlangıcından sonuna dek bir daha yinelenmeyeceği yazıyordu. Çünkü yüzyıllık yalnızlığa mahkûm edilen soyların, yeryüzünde ikinci bir deney fırsatları olamazdı.”

 

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Bir Cevap Yazın