Arşivler

Son Yorumlar

Okuma Listesi

1- Birikimin Hamalları - Ali Ekber Doğan
2- 21. Yüzyılda Kapital - Thomas Piketty
3- Naylon Fiyaka - Zafer Ercan
4- Mekke'ye Giden Yol - Muhammed Esed
5- Doğru Bildiğimiz Yanlışlar - Abdülaziz Bayındır
6- Neoliberalizmin Kısa Tarihi - David Harvey
7- Ölümcül Öyküler - Edgar Allan Poe
8- Zihniyet ve Din - Sabri Ülgener
9- Bin Hüzünlü Haz - Hasan Ali Toptaş
10- Yaşayanlara Çağrı - Roger Garaudy
11- Korku ve Umut - Nihat Karademir
12- Roman Sanatı - Milan Kundera
13- Günlerin Getirdiği - Nurullah Ataç
14- Görme Biçimleri - John Berger
15- Niteliksiz Adam - Robert Mussil
16- Mit ve Anlam - Levi Strauss
17- Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti - Umberto Eco
18- Fontamara - Ignazio Silone
19- Halil Şerif Paşa - Michele Haddad

Sur

Tarihte en büyük surları Çinliler örmüşler. Ne kadar içine kapanık, ne kadar da psikolojik olarak sorunlu bir milletmiş bunlar. Psikolog olsaydım insanın iç dünyası ile dış dünyası arasına koyduğu bu sınırları “Sur Kompleksi” olarak adlandırırdım. Büyük surlar örmüş milletleri de sorunlu milletler kategorisine sokar, genlerini inceletirdim. Bir insan en fazla sorunu kendisiyle yaşar. İnsan kendi kendinin hem en yakın dostu hem de en acımasız düşmanıdır. Dünya üzerindeki en uzak mesafe bir insanın kendisiyle olan uzaklığıdır (bazen).

Birbirine karışmasını istemediğimiz şeylerin arasına sınırlar koymak bizim yaygın bir âdetimiz. Sur yapmayı bırakmış olmamız sınır koymayı bırakmamız anlamına gelmiyor. Dikenli teller, mayın tarlaları ve daha birçok yeni teknoloji surların yerini aldı. Psikolojik sınırlar ise aynı şekilde varlıklarını sürdürüyorlar. İnsan yine iç dünyası ile dış dünyası arasına setler çekiyor.

Bunun ne zaman başladığını merak etmişimdir. Çocukları izliyor bir yandan da kendi çocukluğumu düşünüyorum. Bir yaşa kadar iç ve dış dünya ayrımı olmadığı için içimizdeki biz ile dışarıya gösterdiğimiz biz arasındaki fark da mevcut olmuyor. Karakterin oluşmaya başlaması ile birlikte iç ve dış dünya arasına surlar örmeye başlıyoruz. Kendi başımıza olduğumuz bir iç dünyamız oluyor, iç dünyamızın maskelenmiş hali ile ortaya çıkan bir de dış dünya.

Eskiden ninelerimizin iki çeşit çarşafları olurmuş. Gezmeye, daha resmi yerlere gitmek için giydikleri siyah çarşaf; bir de yakın mesafelere; komşuya filan gitmek için kullandıkları gezmelik ekose çarşaf. Biz de iki çeşit sur örüyoruz dış dünyaya karşı. Kalelerin iç ve dış surları gibi. Yabancı tüm dünyaya karşı ördüğümüz bir dış sur; daha yakın dost-ahbap-aile bireylerini kabul ettiğimiz bir ara bölge: iç surun dışı-dış surun içi. Ve tabi ki kolay kolay hiç kimseyi kabul etmediğimiz, edemediğimiz bir sur içi. Fatih, Karagümrük, Eminönü, Sirkeci, Sultanahmet…

Sur örmek bir düşman varsa mantıklıdır. İnsanlar sur örüyorlarsa dış dünyayla aralarında bu dış dünyanın aslında dost değil de düşman olduğunu; ya da en azından çoğunluğun düşman olduğunu ifade eder. Bu da Çinlilerin içine kapanık bir toplum olmalarını mantıklı hale getiriyor. Türklerin tarihlerinde sur örmemiş bir millet olmaları ise aşırı samimiyetten kaynaklanan bir kaybet-kaybet durumunu yüzyıllarca yaşamış olduklarını gösteriyor.

Akıllanmış bir Türk evladı olarak: Yaşasın surlar ve Sur Kompleksi diyorum. Kahrolsun benim iç dünyamı ele vermeme sebep olan her türlü zaman, zemin, alet ve insan.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Comments are closed.