Dehşet Ülkesi

Dehşet Ülkesi, Jack London’un ismini daha önce pek duymadığım bir kitabı. London’un bir iki kitabını çocukken okumuştum. Yanlış hatırlamıyorsam sadeleştirilip çocuk kitabı şekline sokulmuş versiyonlarıydı. Bir köpekle ilgili bir kitabının da filme çekilmiş halini izlemiştim. İsmini hatırlayamıyorum. Dehşet ülkesi de diğerlerinden farklı değildir. Başka bir macera kitabı. Bu defa okyanusun ortasında bir adada geçiyor hadiseler.

Bir İngiliz olan David Sheldon; Salomon adalarından bir adada hindistancevizi yetiştiriciliği ile uğraşmaktadır. Kitaptan çıkardığım tarih 1907. Yamyamlardan devşirilmiş zenci çalışanları bir fırsatını bulup patronlarını yemekten zevk alacak tiplerdir. Sıtma, dizanteri ve envai çeşit hastalık, medenileşmemiş yamyam kabilelerin saldırma tehlikeleri arasında bir var olma savaşı vermektedir. Bir gün yakınlarda gemisi batmış bir genç kız çıkagelir. Daha sonra maceralar sürüp gider.

Kitapla ilgili anlatacaklarım bu kadar, 1911 yılında ilk defa yayınlanan bu kitabın elimdeki baskısını Kemal Kandaş Türkçeye çevirmiş, Oda Yayınları tarafından 1991’de basılmış. Sadeleştirilerek ilköğretim seviyesi için de uygun hale getirilebilir.

“Gogoomy’nin öldürülüp yenmesiyle, bir orman adamının yaşamı, en doğal biçimde son bulmuş oluyordu. O da kelleler avlamıştı. Şimdi de onun kellesi avlanmıştı. O da insanlar yemişti. Şimdi de kendisi yenilmişti!..”

“Sheldon şimdi kendisinden uzakta, karanlıkların herhangi bir noktasında dalgalarla boğuşan Jean Lackland’ı, yeterince olgunlaşmamış bu genç kızı, duygu ve düşünceleriyle bir oğlan çocuğundan farksız olan bu güzel kadını düşünüyordu. Berande’dan ayrılışı da ilk geldiği günkü gibi olmuştu. Kendisi sandalın önünde ayakta duruyor, adamları küreklere asılıyor ve Adamu-Adam, dümeni tutuyordu. Kovboy şapkasını, mermi kemerini, uzun namlulu tabancasını yine yanına almıştı. Ve Sheldon birdenbire ilk gördüğünde çok gülünç bulup bıyık altından güldüğü bu aksesuara da büyük bir tutku ile bağlandığını anlıyordu. Bu duygusallığı, bu düşçülüğü yersiz buluyor, gülüp geçmek gerektiğini düşünüyordu. Ama gülüp geçemiyordu. Yeniden, şapkayı, mermi kemerini ve uzun namlulu tabancayı düşünmeye başladı. Ona, gerçek bir aşk’la bağlandığını anlıyor, Salomon Adaları’nın tüm duygularını henüz öldürememiş olduğunun böylece ortaya çıkmış olmasından da büyük bir onur duyuyordu.”

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Paylaş
Paylaş
Optimization WordPress Plugins & Solutions by W3 EDGE
%d blogcu bunu beğendi: