Hicret göç demektir. Bir insanın kalkıp asli vatanını terk ederek başka bir yere gitmesi hicrettir. Geçen yazımızda insanlığın inkişafını hicret ile ilintilemiştik. Demiştik ki hicret olmadan ilerleme olmaz, zenginleşme olmaz, güçlenme olmaz. Doğduğu yerde ölenlerin insanlığın gelişimine hiçbir faydası dokunmaz. Bu yazımızda bunun nedenlerini irdelemeye çalışacağız, dilimiz-kalemimiz döndükçe.

İnsanların bir yerden bir yere göçmelerinin nedenlerinin en başında yokluğu sayabiliriz. Tarihin başından beri yokluk göçün birincil sebebi olmuştur. Yiyecek maddesi bulamayan insanlar kabileler, kavimler halinde göç ederek hayatlarını sürdürmüşlerdir. Günümüzde yiyecek bulamayıp göç etmenin işsizlikten göç etme olarak değiştiğini görüyoruz. Bugünün ekonomisinin en temel sorunlarından birisi işsizliktir. İşsiz kalan insanlar evlerini geçindirebilmek için yurtlarını terk ederek başka yerlerde ekmek ararlar. Bugün ülkemizin bazı illerinin nüfuslarının civar illerin nüfuslarını topladığını görüyoruz. İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirler tüm ülkeden göç alırken Van, Malatya, Konya, Trabzon gibi yerel ölçekte büyük şehirler de civar il ve ilçelerden göç almaktadır. Göçün bir diğer sebebi de can güvenliğini korumaktır. Savaşın, kavganın hâkim olduğu yerlerde insanlar kendilerinin ve ailelerinin güvenliği için vatanlarını terk ederek başka yerlere göçerler. Bugün ülkemizin doğusundaki kavga ortamı yüzünden birçok vatandaşımız doğup büyüdükleri yerleri terk etmek zorunda kalmışlardır.

Bu sebeplerin dışında bir de kıymeti bilinmediği için vatanını terk ederek göç etmek zorunda kalmış olan insanlar vardır. Başka bir mekânda olsa sözü daha kıymetli olacak, daha fazla saygı görecek bir insan kendi memleketinde kolay kolay aynı kıymeti göremez. Bizim insanımızın bir hastalığıdır, elinde olana elindeyken kıymet vermez. İlla ki uzakta olması lazımdır ki kıymetli olsun. Sokağa çıktığı zaman görebildiği bir insan asla kıymetli değildir. Başka bir şehirde, başka bir ülkede, başka bir kıtada olmalıdır ki adı bir efsane gibi dilden dile dolaşsın. Başka bir yerden gelen birisine kıymet veririz. Kendi yetiştirdiğimiz değerlere kıymet vermeyi zül addederiz. Baba evladın kıymetini bilmez, kadın kocasının kıymetini bilmez, öğrenci hocasının kıymetini bilmez. Çünkü her an elinin altında olan erişilebilir bir kıymettir. Dünyanın en kıymetli bilgilerini öğrense, öğretse bir bilim insanı; kendi memleketinde bir hiçtir. Çünkü doğduğu büyüdüğü yerdir orası, burnundan sümüklerin aktığı günlere şahit birileri olacaktır illa ki ve üzerine basa basa söyleyecektir bunu. Hiçbir zaman değerli olamayacaktır. Göçmesi lazımdır kıymetli olması için. Çocuk ana babasının gözünde hiçbir zaman büyümeyecektir. Uzakta, onların görmediği bir yerlerde durmalıdır ayaklarının üzerinde. Memleketinde padişah olsa yine de değer görmeyecektir onlar tarafından. Çiftçi köyünde en modern tekniklerle en verimli üretimi yapsa bile köyünün adamıdır, kıymetli değildir ve olmayacaktır hiçbir zaman. Gidip şehirde hamallık yapmalıdır ki çevresi gitti de büyüdü desin diye.

İnsanlığın ilerlemesini göçlerle ilişkilendirmiştik ama görüyoruz ki göç ilerlemenin şartı değil. Hicret sadece ilerleme yönünde çıkan engelleri aşmak için yapılıyor. Yakınımızda olan insanları kıymet bilmezliğimiz yüzünden uzaklaştırmamış olsa idik madden ve manen çok şey kazanmış olacaktık. Ülkemizde yetişen çok kıymetli bilim adamlarının kıymetini biliyor olsa idik yıllardır yurt dışına beyin göçü vermemiş olacaktık ve bugün daha ileri bir noktada olacaktık her açıdan. Peygamberimizin kıymetini Mekkeliler bilselerdi hicrete hiç gerek olmayacaktı, ilerleme daha hızlı olacaktı. İnsanların etraflarında gördükleri ve sırf kendileri tarafından erişilebilir oldukları için; eşleri, çocukları, akrabaları, hemşerileri, vatandaşları oldukları için kıymet vermezlik etmedikleri bir dünya dileğiyle…