Arşivler

Son Yorumlar

Okuma Listesi

1- Birikimin Hamalları - Ali Ekber Doğan
2- 21. Yüzyılda Kapital - Thomas Piketty
3- Naylon Fiyaka - Zafer Ercan
4- Mekke'ye Giden Yol - Muhammed Esed
5- Doğru Bildiğimiz Yanlışlar - Abdülaziz Bayındır
6- Neoliberalizmin Kısa Tarihi - David Harvey
7- Ölümcül Öyküler - Edgar Allan Poe
8- Zihniyet ve Din - Sabri Ülgener
9- Bin Hüzünlü Haz - Hasan Ali Toptaş
10- Yaşayanlara Çağrı - Roger Garaudy
11- Korku ve Umut - Nihat Karademir
12- Roman Sanatı - Milan Kundera
13- Günlerin Getirdiği - Nurullah Ataç
14- Görme Biçimleri - John Berger
15- Niteliksiz Adam - Robert Mussil
16- Mit ve Anlam - Levi Strauss
17- Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti - Umberto Eco
18- Fontamara - Ignazio Silone
19- Halil Şerif Paşa - Michele Haddad

Kurban ve Demokrasi

Bayram münasebeti ile yolumuz hayvan pazarına düştü arife günü. Pazar ana baba günüydü. İnsanlar ertesi gün kurban etmek için en güzel kurbanlığı tabi ki keselerine uygun fiyatla alabilmek için pazarı alt üst ediyordu. Alıcılar ve satıcılar arasında kıran kırana bir pazarlık. Koyunlarsa başlarına geleceklerden habersiz yemleniyorlardı. Bir ara koyunların halleri dikkatimizi çekti. İnsan ve hayvan kalabalığının bu kadar yoğun olduğu yerde tam tabiriyle kuzu kuzu bekliyorlardı. Ortalığı birbirine katmıyor, başka tarafları merak edip gitmiyor, bulundukları yerden katiyetle ayrılmıyorlardı. Hatta zorla ayrılıyorlardı arkadaşlarının arasından satılanlar. Yanımızdaki bir arkadaşa sorduk, neden bu hayvanlar bu kadar sakin diye. Başka bir hayvan olsa idi bağlamadan zapt etmek mümkün olmazdı. Arkadaşımız gülerek cevapladı komik sorumuzu. “Koyun işte, adı üzerinde”. Biz de güldük saflığımıza. Elbette koyundan beklenen de bu. Koyun gibi beklemek.

İnsanımızın alışkanlıklarını sık sık eleştirirken hata yaptığımızı düşündük bu koyunları izlerken. Ellerinden gelen bir şey yok. İçgüdüleri onları ne yöne yönlendirirse o tarafa yöneliyorlar. Aynı insanlar gibi. Biz de yaşadığımız hayatı ön kabullenmelere, şartlanmalara, kalıplara göre yaşamıyor muyuz zaten? Koyundan farkımız pek az. Doğduğumuz günden itibaren bize öğretilen şeylerle hayatımızı sürdürüyoruz. Bize öğretilenlerin dışındaki mevzulardan ise özellikle kaçınıyoruz. Geleneğin kölesi olmuş durumdayız ki bu kölelikte bizim bir kabahatimiz yok. Yüzyıllardır biriken ortak akıl bize birikmişin dışına çıkmamayı öğütlüyor. Birikimin dışına çıkanlara değişik tarifeler uyguluyor. Bazısını anarşist diye damgalıyor, bazısı kafir oluyor, bazısı deli.

Bizim demokrasi kültürümüz ortak aklın ürünü değil. Geleneklerimizde yeri yok. Yakın tarihe baktığımız zaman her ulusun bir şekilde demokrasiyi edinmek için çaba gösterdiğini görüyoruz. Fransızların yaptığı ihtilal örneğin. Demokrasi için kuruluyor giyotinler, oluk gibi kan demokrasi için akıyor. Örnekler sadece Fransa ile sınırlı değil. Demokrasilerini kazanmış her milleti ayrı ayrı incelediğimiz zaman, bu uğurda azimli bir mücadele verdiklerini görüyoruz. Emek olmadan yemek olmuyor yani. Bu uluslar bu mücadeleleri verirken biz “Padişahım Çok Yaşa” diyerek başımızdaki padişahın idare edilme hakkımızı daha uzun kullanması için samimi dualar ediyorduk. İdare edilme hakkımızı padişahın elinden kendi elimize almayı aklımızın ucundan bile geçirmiyor, hasbelkader şeytan böyle bir fikri aklımıza sokarsa “Haşa” deyip tövbe üzerine tövbe sıralıyorduk. Neticede bu kadar bağlı olduğumuz padişah başımızdan alınınca ve kendimizi yönetme hakkı kendimize verilince de derin bir şoka uğradık. Bu hakkı biz savaşarak, çaba göstererek almamıştık çünkü. Hayal etmeyi bile günah bulduğumuz bu hak bize verilmişti.

Zorla güzellik olmadığı gibi zorla demokrasi de olmuyor. Genlerimize yerleşmiş olan yönetilme ihtiyacı cumhuriyetin üzerinden 85 yıl geçse dahi kaybolmuyor. Nazım Hikmet’in 1947’de yazmış olduğu şu şiir ne kadar da manidar.

Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil,
beş değil,
yüz milyonlarlasın maalesef.

Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.

Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Bir Cevap Yazın