Arşivler

Son Yorumlar

Okuma Listesi

1- Birikimin Hamalları - Ali Ekber Doğan
2- 21. Yüzyılda Kapital - Thomas Piketty
3- Naylon Fiyaka - Zafer Ercan
4- Mekke'ye Giden Yol - Muhammed Esed
5- Doğru Bildiğimiz Yanlışlar - Abdülaziz Bayındır
6- Neoliberalizmin Kısa Tarihi - David Harvey
7- Ölümcül Öyküler - Edgar Allan Poe
8- Zihniyet ve Din - Sabri Ülgener
9- Bin Hüzünlü Haz - Hasan Ali Toptaş
10- Yaşayanlara Çağrı - Roger Garaudy
11- Korku ve Umut - Nihat Karademir
12- Roman Sanatı - Milan Kundera
13- Günlerin Getirdiği - Nurullah Ataç
14- Görme Biçimleri - John Berger
15- Niteliksiz Adam - Robert Mussil
16- Mit ve Anlam - Levi Strauss
17- Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti - Umberto Eco
18- Fontamara - Ignazio Silone
19- Halil Şerif Paşa - Michele Haddad

Varlık

varlkMatrix bilmeyen nesle aşina değilim…

İlkokul yıllarında satranca merak sarmıştım. Elimin altında bir satranç tahtası, okulda herkes bilirdi ki ben seviyorum bu oyunu. Bir komşumuz vardı, benden yaşça bayağı büyük. O bana öğretiyordu. Neyse lafı uzatmayayım. Satranç turnuvası yapılacak dediler okulda, satranç bilenler gitsin müdür yardımcısının yanına. Tabi sınıfın medar-ı iftiharı bendeniz de hemen ileri atıldım ve toplanılan yere gittim. Çok heyecanlı ve mutluydum. Öğrendiklerimi ilk defa sınama fırsatı bulacaktım. Anglosakson açılışı, Kızılderili matı. Fakat müdür yardımcısı olan bayanın yaptığı mini konuşma bütün hayallerimi söndürdü. “Rok bilen kalsın bilmeyenler defolup gitsin boşa zamanımızı harcamasın.” Defolma kısmını belki hırsımdan uydurmuş olabilirim ama diğer kısımlar doğru. Satranç bilmeyi rok bilmeyle eşdeğer sayan kısır zihniyet zamanını ne ile harcayacaktı. Ben de minicik bir ayrıntıyı atlamıştım. Rok. “Öretmenim ben rok bilmiyorum ama papua yeni gine darboğazını ezberden yaparım bakın”, “çık, çık, çık, defoool”.
Demek istediğim şu ki Matrix filmini izleyenler otursun, izlemeyenler gidip bir şekilde izlesin filmi sonra gelsin. Defolun filan demiyorum. Sadece filmi bir izleyin, iyi olur. Matrix bence yapılmış en güzel filmlerden biri. Belki de en güzeli. Bugün için varlık konulu bir yazı yazacaktım, yazmadan önce hemen Matrix’i kiraladım. Güzel güzel bilmem kaçıncı defa tekrar izledim. Ünlü Türk düşünürü ben derim ki:
VARLIK. Ne kadar ilginç bir şey diye hiç düşünüyor musunuz? Varlık ne kadar enteresan. Ne kadar inanılmaz. Ne kadar tanımsız. Bazen gözlerimi kapatıp tekrar açıyorum ve şaşkınlıkla kendi kendime mırıldanıyorum. Yaşıyorum… Yaşıyorum evet. Anlam veremediğim bir şey var. Bir varlığım ve bir hayatım var. İnanılmaz bir şey. Durup durup varlığıma inanmıyorum. İspat etmem gerekiyor bir şekilde. Ve her Allahın günü bilinçli ya da bilinçsiz olarak kendi türümden olan yaratıklarla ilişkiye geçerek bu inanılmazlığı inanılır hale getirmeye uğraşıyorum. Doz var doz var ama. Kalkıp kimseye “Ben varım ulan duydun mu beni ben varım laaan” demiyorum. Zaten konuşunca ve cevap alınca bir nebze yatışıyor içimdekiler. Doz var doz var. Ben böyleyim. Ama herkeste, her zaman böyle değil. Kimi zamanlarda kimi insanlarda bu varlığa inanma arzusunun tatmini eşin dostun minik sözcükleri ile tatmin olmuyor. Daha fazla insandan daha fazla şehadet bekliyorlar. Sonra sosyopat dediğimiz toplumsal sınıf çıkıyor ortaya.
Bunu önce televizyonda fark etmiş olmalısınız. Gereksiz gereksiz, saçma sapan sözler ve davranışlarla dikkati sürekli üzerinde toplamaya çalışan, ünlü olma budalası insanlar. Beyaz camın arkasında bir kerecik olsun göründükten sonra artık varlıklarının bambaşka bir boyut kazandığına inanan ve bu boyuttan asla vazgeçemeyeceğini düşünen insanlar. Varlıklarına inançları zayıf olduğundan – ki bu sebeple kimseyi suçlayamam çünkü çoklukla benim de inancım zayıftır bu konuda- sürekli başka insanların, insan topluluklarının, mümkünse bütün dünyanın şahitliğin isterler. Otomobiline binmiş, müziği son ses açmış insanın ne mantıkla bunu yaptığını düşündüm dışarıdan bakarken, aynı şeyi ben yaparken kendi duygularımı inceledim. Ellerime baktım bazen. Ellerim ve parmaklarım. NE kadar ilginçti yaşamak. Müziği tekrar son ses açtım. Evet insanlar bana bakın. Dikkat edin bana. Gözlerime çevrilmiş her göz bana varlığımı tekrardan hatırlatacak. Bu anlamsızlığın içinde var olduğuma bir kez daha inanacağım. Sonra yerimde duramayacağım. Daha fazla dikkat edilsin diye çırpınacağım. Gereksiz yere sosyalleşmeye başlayacağım her yerde. Herkes bana dikkat etsin, herkes beni konuşsun isteyeceğim. Siyasete atılacağım, ticarete atılacağım. Envai çeşit yalanlarla süsleyeceğim her konuşmamı. Ben yaptım diyeceğim. Çok yaptım, iyi yaptım diyeceğim. Olmuş şeyleri o kadar abartacağım ki. Gece vakti bir korunun kenarından yürüdüğüm basit bir olayım kan içen canavarlarla savaşarak geçtiğim bir tekinsiz orman olacak. Sabah yaptığım kahvaltıdan yolda rast geldiğim dilenciye kadar her şey bir anlatı malzemesine dönüşecek.
Robinson Crusoe eğer uydurma bir kahraman olmasa idi yirmi sekiz sene bir adada yaşadıktan sonra kafayı çoktan yemiş bir halde bulunurdu. Varlığını kimseden dinlemeden yılları geçirdikçe varlıkla bağlantısını yitirir ve artık bir insan olmaktan çıkıp bir gölge haline gelirdi. Yazar bile yirmi sekiz senelik yalnızlığa dayanamamış kitabın daha yarısına gelmeden Robinson’u ıssız adadan kurtarmıştır. Hatta daha kitabın başlarında Cuma ile tanışır Robinson. Yazar bilinçli olarak yapmıyor belki ama bilinçaltından o da tahammül edemiyor bu ispatsızlık haline. Yine yazarın bilinç, bilinçaltı halleri Robinson’u ıssız adasına geri götürtüyor aradan yıllar geçtikten sonra. Çünkü adada tek başına tüm dünyaya hâkim olan kahraman insanların arasında basit bir insan olmuştur ve yaşadıkları o kadar da dikkat çekici değildir. Robinson Londra’daki yaşamından sıkılıp adasına geri döner bir gün. Çünkü yaşanılan dünyanın dışında bir dünyadır orası artık. Elli-atmış kişilik nüfusa sahip bir dünyadır ve Robinson o adayı ilk keşfeden ve orada ilk yaşayan insandır. Oradaki her ayrıntıyı bilir ve o insanları oraya o yerleştirmiştir. Adaya gittiği zaman sevinçle karşılanır ada halkı tarafından. Herkese bir şeyler anlatır, bir şeyler tarif eder. Yüz milyonlarca insanın yaşadığı bir dünyadaki sıradan bir insan değil de atmış kişinin yaşadığı bir dünyadaki en mühim insandır. Bu şekilde varlığına çok daha rahat inanmaktadır. Herkes ağzından çıkacak bir söze bakmaktayken içten içe “varım ben var” demektedir Robinson. Cuma zamanı gelip de öldüğünde çok üzülmesinin sebebi de varlığını ispatlayan bir kişinin eksilmesidir dünyadan.
Peki, ey insan sen de öyle değil misin? Bir yakının kaybettiğin zaman neden üzülüyorsun? Kendine mi ona mı? Kaybettiğin insan senin insanınsa eğer senin varlığının ispatlarından birisi değil mi? Birisini yitirdiğin zaman asıl üzüldüğün varlığının azalmış olması olabilir mi? Düşünmeye değer…
Matrix’in konuyla ne alakası var. Neo filmin başlarında bir arayış içerisindedir. Esasında onun arayışı da varlığa inanmamaktan başka bir şey değildir. Ters giden bir şeyler vardır. Bu arayış onu Morpheus’a götürür. Varlığım varlık mıdır sorusuna kırmızı hapla yanıt alır. Varlığı varlık değildir. There is no spoon.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Bir Cevap Yazın