Arşivler

Son Yorumlar

Okuma Listesi

1- Birikimin Hamalları - Ali Ekber Doğan
2- 21. Yüzyılda Kapital - Thomas Piketty
3- Naylon Fiyaka - Zafer Ercan
4- Mekke'ye Giden Yol - Muhammed Esed
5- Doğru Bildiğimiz Yanlışlar - Abdülaziz Bayındır
6- Neoliberalizmin Kısa Tarihi - David Harvey
7- Ölümcül Öyküler - Edgar Allan Poe
8- Zihniyet ve Din - Sabri Ülgener
9- Bin Hüzünlü Haz - Hasan Ali Toptaş
10- Yaşayanlara Çağrı - Roger Garaudy
11- Korku ve Umut - Nihat Karademir
12- Roman Sanatı - Milan Kundera
13- Günlerin Getirdiği - Nurullah Ataç
14- Görme Biçimleri - John Berger
15- Niteliksiz Adam - Robert Mussil
16- Mit ve Anlam - Levi Strauss
17- Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti - Umberto Eco
18- Fontamara - Ignazio Silone
19- Halil Şerif Paşa - Michele Haddad

Dune’un Çocukları (Dune 3. Kitap)

Dune serisinin üçüncü kitabında da fırtına devam ediyor. Yüzüklerin Efendisi serisini 2000’lerin başlarında okumuştum. Yeni basılıyordu o zamanlar. Bu seri de aynı zamanda basılmış fakat demek ki dikkatimi çekmemiş. Fantastik edebiyatın en önemli eserleri hiç kuşkusuz Yüzüklerin Efendisi serisidir diye düşünüyordum Dune’a kadar. Şimdi ikisinin başa baş gidebileceğini söyleyebilirim. Evrenin binlerce yıl sonraki halini tasarlamış olan Frank Herbert emin olun Orta Dünya’dan geride bırakmamış hiçbir şeyi. Binlerce yıl sonra teknolojinin gelişmiş fakat yapay zekânın gelişmemiş olduğunu görüyorsunuz örneğin. Cevap yine kitabın içinde: “Düşünen makineleri yok etmek zorundayız. İnsanlar kendi kurallarını kendileri oluşturmalılar. Bu, makinelerin yapabileceği bir şey değil. Uslamlama donanıma değil yazılıma dayanır ve en üstün-yazılım biziz!” Butleryan Cihat denilen bir savaş döneminde insanlar yapay zekâ ile savaşıp onu yok ediyorlar. Bu konuyla ilgili de seride bir kitap var ama okumayacağım sanırım, ana seri yeterince iyi.


Binlerce yıl sonrasının dinleri de fark ediyor. Diğer ciltlerde vardı fakat altını çizmemiştim. Kitaptan iki tane dua buraya aktarayım.
Korkuya karşı dua: “Korkmamalıyım. Korku akıl katilidir. Korku toptan yok oluşu getiren küçük ölümdür. Korkumla yüzleşeceğim. Üzerimden ve içimden geçmesine izin vereceğim. Ve geçip gittiği zaman, geçtiği yolu görmek için iç gözümü ona çevireceğim. Korkunun gittiği yerde, hiçbir şey olmayacak. Yalnızca ben kalacağım.”


Amentü: “Din, çocuğun yetişkine öykünmesidir. Din, geçmiş inançları içerir: Bir tahmin olan mitoloji; evrendeki güvenle ilgili gizil varsayımlar: İnsanların kişisel gücü ararken yaptığı açıklamalar; din, hepsinin aydınlanma zerreleriyle birbirine karışmış halidir. Ve daima dile getirilmemiş en yüce buyruk şudur: ‘Sorgulamayacaksın!’ Ama biz sorguluyoruz. Biz doğal olarak bu buyruğa karşı çıktık. Bizim uğraştığımız iş, hayal gücünün özgünleştirilmesi, hayal gücünün, insan soyunun en derin yaratıcılık algılarına dek kullanılmasıdır.”


Kitapta yine yönetim, hükümet, din, güç konulu onlarca aforizma var. Bir kısmının altını çizmiştim, onları şöyle aktarayım:
“Başarılı bir dinin yüceltmesi gereken popüler tarih yanılsamaları şunlardır. Kötüler asla refaha kavuşmaz, yalnızca cesurlar adaleti hak eder; dürüstlük en iyi politikadır, eylemler sözlerden daha çok şey anlatır; erdem her zaman zafer kazanır; iyi bir işin ödülü kendisidir; her kötü insan ıslah edilebilir; dinsel tılsımlar insanı iblisin istilasından korur; antik gizemleri yalnızca kadınlar anlar; zenginler mutsuzluğa mahkûmdur… Eğitim Kılavuzundan; Koruyucu Misyon”


“Geniş bir halk kitlesinin, küçük ama güçlü bir kuvvet tarafından kontrol edilmesi, evrenimizde oldukça sık rastlanan bir durumdur. Ve bu geniş halk kitlesinin, onu koruyanlara saldırmasına yol açabilecek başlıca şartları biliyoruz…
Bir: Bir lider bulduklarında. Bu, güçlülere yönelik en geçici tehdittir; liderlerin kontrolünü ellerinde tutmaları şarttır.
İki: Halk kitlesi zincirlerini fark ettiğinde. Halkın kör ve sorgulamayan bir kitle olmasını sağla.
Üç: Halk esaretten kurtulmak için bir umut gördüğünde. Onlar, böyle bir kurtuluşun mümkün olduğuna asla inanmamalıdırlar!”


“İyi yönetimler hiçbir zaman kanunlara dayanmaz, yönetenlerin kişisel niteliklerine dayanır. Yönetim mekanizması daima bu mekanizmayı idare edenlerin isteğine bağlıdır. Bu yüzden, yönetimin en önemli unsuru, liderleri seçme yöntemidir.”


“Hükümetler, uzun ömürlü olurlarsa, daima aristokratik yönetim şekillerine yönelirler. Tarihteki hiçbir hükümetin bu seyirden ayrıldığı görülmemiştir. Ve aristokrasi geliştikçe, hükümet, yönetici sınıfın çıkartan doğrultusunda hareket etmeye gittikçe daha fazla yönelir; bu yönetici sınıf, ister babadan oğula geçen soylu sınıf ister finans İmparatorluklarının oligarşik sınıfı, isterse kemikleşmiş bürokrasi sınıfı olsun, hiçbir şey fark etmez. Tekrarlayan bir Olgu olarak Politika: Bene Gesserit Eğitim El Kitabı”


“Sana hiçbir şeye mal olmadığında ve hiçbir risk taşımadığında, senin dinin gerçek midir? Onun sayesinde semirdiğinde, senin dinin gerçek midir? Onun adına gaddarlık yaptığında, senin dinin gerçek midir? Yozlaşarak gerçek vahiyden uzaklaşman nereden kaynaklanıyor? Cevap ver bana. Rahip!”


İlk ciltte Paul Muad’Dib babasıyla birlikte yeni bir gezegene gidiyordu. İkinci ciltte Paul’un iç mücadeleleri ile geçiyordu. Bu ciltte Paul’un ikizleri var. Bayrağı onlar devralmış gibi. Detay vermiyorum fazla, ben sevdim, kolay kolay elden düşmeyen bir kitap. Elimde yine Sarmal Yayınları’nın baskısı var. Kabalcı da basmış Frank Herbert’in bu kitabını daha sonra. Bu ciltlerde de çeviriyi Arzu Taşçıoğlu ve Deniz Vural yapmış. 600 sayfayı aşan kitabın her sayfası ayrı bir heyecana ve düşünceye sevk ediyor insanı.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Bir İmkânı Düşlemek

Değerli kardeşim Nusret Altundağ’ın büyük bir nezaketle adıma imza ettiği “Bir İmkânı Düşlemek” adlı eserini Mayıs’taki kitap fuarında edinmiştim, okumak-incelemek bugünlere kısmet oldu. Kitap, yazarın 18 fikri makalesinden oluşuyor.

Birinci makalede devlet kavramını yönetenler açısından değişik yönleriyle incelemiş yazar. Devletin kimi dönemler baba, kimi dönemler dadı, kimi dönemlerde ise bekçi olduğunu tafsilatı ile incelemiş. İkinci makalede Batılı insanın Tanrı fikri ile kavgası çağlara ayrılarak anlatılmış.

“Bu durumda yenidünyada kabul görebilmesi için İslam’ın da kültürel yönüne sürekli vurgu yapılmaktadır bazı kesimler tarafından. Aslında bu durum Müslümanların orijinallik problemleriyle ilgilidir. Zira modern dünyada İslam’ı “ideolojileştirerek” modernizmin (farkında olmadan) oyununa gelen Müslümanlar, post-modern dünyada da yine onun istediği gibi onu “kültürelleştirmektedirler”; “ideolojik Müslüman” yerini “kültür Müslüman”ına bıraktı.”

Sonraki makalesinde insanların diğer insanları din algılarına göre tasnif ediş biçimlerini inceleyen yazar daha sonra bir gemi sembolüyle insanlık ve İslam tarihini özetliyor. Başka bir makalesinde zenginlin ve eğitimin çoğunlukla kalıtsal olduğunu değişik bakış açılarıyla ifade ediyor Altundağ. Mühendisin aklıyla, bahçıvanın imanıyla kurduğu şehirlerden geçiyor, kartalların gökyüzünden aldıkları mesajın nasıl deformasyona uğradığını anlatarak umudun varlığından dem vuruyor.

Modernite, benlik, sanayileşme gibi çağımızın birçok kavramına değişik bakış açıları sunarak sürdürüyor kitabını yazar. Her makaleden tek tek bahsetmek isterdim fakat bunu okuyucuya bırakmayı yeğliyorum.

Nusret Altundağ’ın kitabı benim için çok değerli bir eser. Nedenlerine gelince: Birincisi; Hadiselere sadece göründüğü gibi değil, çok değişik açılardan bakmış yazar. Benim aklıma gelmeyen birçok noktayı bilgi, birikim ve zekâsıyla ortaya koyabilmiş. Devlet kavramından batılılaşmaya kadar bugünün dünyasını oluşturan fikirleri “ezber bozan” diye tabir edilecek şekilde incelemiş. Kitabın ikinci önemli özelliği yazarın referans noktasını Kur’ân olarak almış olması. Günün dincisi-dindarı-dinseveri gibi aslında bir kartopu olup da bugün çığa dönüşmüş bir İslâm anlayışını değil, vahyin henüz geldiğindeki o kartopu haliyle referans almış. Son olarak da düşüncenin böylesi kirlendiği ve sığlaştığı bir zamanda böylesi düşünürlerin varlığı geleceğimiz için ümit verici. Tüm bu sebeplerden dolayı teşekkür ediyorum sevgili Nusret Altundağ’a.

Nida Yayınları tarafından 2017 Nisan’ında basılan bu eser 386 sayfalık anlattıklarına oranla küçük hacmiyle sunulmuş düşünce dünyamıza.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Kadınım Virginia Wolf

Kadınım Virginia Wolf; Özlem Akşit’in master tezinin kitaplaşmış hali. Kadının kimlik sorunu üzerine bir araştırma yapmak isteyen yazara hocaları Virginia Wolf hakkında bir çalışma yapmasını tavsiye ediyorlar ve nihayetinde bu çalışma çıkıyor ortaya.


Yazar öncelikle kadın haklarının tarihi gelişimiyle ilgili bilgiler vererek başlıyor eserine. Yazarın hayat hikâyesiyle de devam ediyor. Yazarın çocukluk ve gençlik yıllarında yaşadıklarının yazınsal hayatına da önemli tesirleri olmuş. Genç yaşta kaybettiği aile üyeleri, ölüm üzerine düşünceleri, bir kadın olarak toplumdaki durumu gibi etkenler bir yandan ruh sağlığını bozarken bir yandan da edebi eserlerine kaynaklık etmiş. 1941 yılında, cebine taşlar doldurarak kendini suya bırakana kadar çeşitli iniş-çıkışlardan ve yazılardan oluşuyor Wolf’un hayatı.

Daha sonraki bölümlerde yazarın feminizm anlayışı, roman anlayışı konusunda bilgiler veriliyor. Virginia Wolf, bilinç akışı tekniğiyle romanlar kaleme almış. Jacob’un Odası, Mrs. Dalloway, Deniz Feneri, Dalgalar, Perde Arası adlı eserler Özlem Akşit tarafından incelenmiş. Yazarın eleştirmen yönü, öykücülüğü, eserlerindeki feminist eğilimler de Akşit tarafından ayrı ayrı değerlendirilmiş.

Özlem Akşit’in bu incelemesi Wolf hakkında bazı anekdotlar, onun hakkında söylenenler, ilginç hatıralar, Wolf’tan güzel sözler ile son buluyor. 188 sayfalık bu kitap Nergiz Yayınları tarafından 2017 Mart’ında basılmış.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Dune Mesihi (Dune 2. Kitap)

Frank Herbert’in Dune serisi “Dune Mesihi” ile devam ediyor. Serinin bu ikinci kitabında, çöl gezegenine bir asilzade olarak gelmiş olan Paul, binlerce gezegenin imparatoru olarak karşımıza çıkıyor. Kişiliğinin etrafında oluşmuş bir din, bu din uğruna yapılan cihatlarla geçen on iki yıl, ele geçirilen binlerce gezegen ve savaşlar sırasında ölen 61 milyar kadar insan… Paul-Muad’Dib, tüm bu olup bitenlere huzursuz bir şekilde bakıyor. Özel yetenekleri sayesinde geleceği (ya da geleceğin sonsuz ihtimalini) görme gücü de onu rahatsız ediyor, tanrılaşmış kişiliğine tapan milyarlarca insan da… Tabi ki düşmanlar da boş durmuyor bu esnada, etrafında çeşitli dolaplar çeviriyorlar.


“Biz Tleilaxlılar, tüm evrende yalnızca maddenin doymak bilmez iştahının var olduğuna, tek gerçek maddenin enerji olduğuna inanırız. Ve enerji öğrenir. Beni iyi dinleyin, Prenses: enerji öğrenir. İşte biz buna güç deriz.”


“Fremenler uygar, eğitimli ve cahildir,” dedi Scytale. “Çılgın değildir. İnansınlar diye eğitilirler, bilsinler diye değil. İnanç yönlendirilebilir. Yalnızca bilgi tehlikelidir.”


“Halk düzen ister, çeşidi ne olursa olsun. Açlıklarının hapishanesinde otururlar ve savaşın, zenginlerin eğlencesi haline gelişini seyrederler.”


“Savaş yararlıdır çünkü birçok alanda etkilidir. Metabolizmayı harekete geçirir. Hükümeti güçlendirir. Genetik soyları yayar. Evrende hiçbir şeyin sahip olmadığı bir canlılığa sahiptir. Yalnızca, savaşın değerini anlayan ve bunu uygulayanların, kendi kaderini tayin etme hakkı vardır.”


Birinci kitap bir yükselişin ve intikamın kitabıydı, ikinci kitapta artık zirvede olan Paul huzursuzlukla tanışıyor. İnsana ait olmay
an birçok özelliğinden dolayı rahatsızlık hissediyor.


“İmparatorluklar yaratılma dönemlerinde amaçsızlık sorununu yaşamazlar. Kurulduktan sonra amaçlar kaybolur ve onların yerini belirsiz ritüeller alır.
– Prenses Irulan’ın yazdığı Muad’Dib’in Sözleri”


Yazarın bu kitaptaki ana teması din olmuş gibi geldi bana. Din ve yönetim şekli ile ilgili bir çok düşünce satır aralarına yerleştirilmiş. İnsanların yeni bir dini kabulleniş şekilleri, bağnazlık seviyesine yükselmeleri, devlet yönetiminde dinin pozisyonu gibi kavramlar irdelenmiş.


“Hükümet aynı zamanda hem dinsel hem de iddialı olamaz. Dinsel tecrübe, kanunların kaçınılmaz olarak bastırdığı bir kendiliğindenliğe ihtiyaç duyar. Kanunlar olmadan yönetemezsiniz. Kanunlarınız, önünde sonunda ahlakın, vicdanın, hatta yönetme aracı olarak düşündüğünüz dinin yerini alır. Kutsal ayinler, anlamlı bir ahlakı şekillendiren tapınmadan ya da mübarek isteklerden kaynaklanmalıdır. Diğer yandan, hükümet, şüphelere, sorulara ve çekişmelere özellikle hedef olan kültürel bir organizmadır. Ben, seremoninin yerini inancın ve sembolizmin yerini ahlakın alacağı günün gelmekte olduğunu görüyorum.”


Birinci kitapla ilgili dediğimi bu kitap için de söyleyebilirim. Aforizmalar kitabı. Satır aralarında okuyacağınız mesajlar romanın üzerine bina edildiği fantastik dünyayla başa baş giden bir öneme sahip.


Elimdeki Arzu Taşçıoğlu – Deniz Vural çevirisi 300 sayfa civarında. 1997 yılında Sarmal Yayınevi tarafından basılmış.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Saatli Cumhuriyet Takvimi

Saatli Cumhuriyet Takvimi Osman Özbaş adlı yazarın çeşitli yazılarından oluşan bir kitap. Yazar zaman zaman gündeme ilişkin yazılar kaleme almış, zaman zaman Türk tarihinin derinliklerine inmiş. Hezarfen Ahmet Çelebi’nin Çinli versiyonunu aktarmış bizlere; Abbasileri, Arap tarihini ya da Türk milli istihbarat tarihini aktarmış yeri geldiğinde. Kitabın genel gidişatı şöyle: Bugün yaşanan bir hadise ile tarihte yaşanmış olan başka bir hadise arasında mekik dokuyor yazar. Bir o güne gidiyor, bir de o günün ışığında bugüne bakıyor. Tarihin tekerrür ettiği sözüyle ilgili Mehmet Akif demiş ya, “ibret alınsaydı tekerrür eder miydi” diye; Osman Özbaş da ibretlik benzerlikleri göz önüne sermiş bu eseriyle. Kitap hoşça vakit geçirilecek, naif bir anlatımı olan, okuyucuyu yormayacak durulukta güzel bir çalışma. 224 sayfalık hacmiyle de okunabilirliğini artırmış. Eline sağlık Osman Özbaş ve yayınevi Kafekültür.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Çöl Gezegeni Dune (Dune 1. Kitap)

Günümüzden yıllar, yüzyıllar, binyıllar sonra… İnsanoğlu evrene yayılmaya başlamıştır. Çeşitli gezegenler keşfedilmiş, yeni dinler, yeni diller oluşmuştur. İnsanlığın idaresi bir imparator ve bir şirketin elindedir. Genetik çaprazlama yoluyla yönetici sınıfını oluşturan rahibeler, eski dinlerin değişik versiyonları olan yeni dinler ve bunların kutsal kitapları, ortak diller ve gezegenlere ait yerel diller… Dune gezegeni, diğer bir adıyla Arrakis evrende yaşam olan gezegenlerden birisidir ve Harrokenler tarafından idare edilmektedir. Gezegenin bir özelliği de, insanlığın en önemli maddesi olan baharın (diğer adıyla melanj) üretildiği yegane yer olmasıdır. Günlerden bir gün İmparator-Padişah Şaddam karar verir ve bu gezegenin idaresini başka bir soylu aile olan Atreides’lerden Dük Leto’ya verir. Harookenler buna göz yummayacaktır tabi ki…

Bilimkurgu tarzının en iyi kitaplarından birisi “Çöl Gezegeni Dune.” Muhteşem bir hayal gücünün ürünü olan romanda hiçbir ayrıntıyı atlamamış Frank Herbert. Günümüz dünyasıyla ya da Herbert’in yaşadığı 2. Dünya Savaşını’da içeren yılların dünyasıyla paralellikler keşfetmek de mümkün. Çok önemli bir maddenin çıkarılması işlevini gören çöl insanları, bu insanları köle olarak kullanan başka dünyalarda keyif süren diğer insanlar, o çok değerli madde etrafında dönen dolaplar, akıtılan kan… Bu dünyaya ne kadar da benziyor.

“Din ve politika aynı arabaya bindiğinde, arabayı sürenler yollarında hiçbir şeyin duramayacağına inanırlar. Paldır küldür gitmeye başlarlar… gittikçe hızlanırlar, hızlanırlar, hızlanırlar. Karşılarına engeller çıkabileceği düşüncesini akıllarına bile getirmezler ve gözü kapalı koşturan bir adamın çok geç oluncaya dek uçurumu göremeyeceğini unuturlar.”

“Korkmamalıyım. Korku akıl katilidir. Korku toptan yok oluşu getiren küçük ölümdür. Korkumla yüzleşeceğim Üzerimden ve içimden geçmesine izin vereceğim. Ve geçip gittiği zaman, geçtiği yolu görmek için iç gözümü ona çevireceğim. Korkunun gittiği yerde hiçbir şey olmayacak. Yalnızca ben kalacağım.”

Altı ciltlik bilimkurgu serisinin 1. Kitabı olan Çöl Gezegeni Dune 800 sayfaya yaklaşan hacimli bir kitap. Kitaptan şunları yakaladım, bunları keşfettim diye bulduğum tüm sembolleri buraya aktarmak istemiyorum. Her okuyanın keşfedeceği onlarca sembol var. Bilimkurgu tarzının şaheserlerinden birisi. 1965 yılında yazılmış bir eser daha önce dilimize kazandırıldı mı bilmiyorum, elimde Deniz Vural ve Arzu Taşçıoğlu çevirisi var, 1997 yılında yapılmış çeviri. Sarmal Yayınları tarafından basılmış.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Heba

Hasan Ali Toptaş; çağdaş Türk edebiyatının en iyi kalemlerinden birisi. Benim kendisiyle ilk tanışıklığım Gölgesizler romanı ile olmuştur. Romandaki anlatım o kadar çarpıcıydı ki kitap bir anda en’ler listemde yerini almış oldu. Bu romana benzer esintilerin olduğu diğer birçok romanını da okudum yazarın. Bu kitabı, Heba’yı da Gölgesizler esintisi bulmam ümidiyle okudum. Sanırım böyle yapmamak gerekiyor. Gölgesizler, Heba değil; Heba, Gölgesizler değil. Kitap, şehir hayatından sıkılan (tabi benim burada sıkılma gibi basit bir kelimeyle geçiştirdiğim duygu durumunu yazar onlarca sayfa ile anlatmış, ben kitapla ilgili fikirlerimi yazdığım için ve tabi ki yazar olmadığım için basit bir kelimeyle ifade ediyorum) Ziya Bey’in askerlik arkadaşının köyüne gitmesi, oraya yerleşmesi gibi bir olayın etrafında derin tahliller, gizemli hadiseler, eski hatıralarla süslenerek sürüp gidiyor. Zaman kavramının yer yer yittiği oluyor. Bazen günümüzdeki bir olay eskidenmiş gibi görünüyor bazen eski bir olay günümüzden esintiler taşıyor. Karşılıklı konuşmalarda bir tiyatro havası var. Böyle konuşmasını ummadığınız birçok insanın, sınırda görev yapan bir askerin ya da Anadolu’nun bir köyünde yaşayan sıradan bir insanın normalde konuşmayacağı şekilde diyaloglarla karşılaşabilirsiniz. Benim gibi bir okuyucu için çok çekici değil bu tarz. Fazla sürreal geldi bana. Fakat yazarın bunu yaparken amaçladığı bir şey vardır eminim.

Kitabı çok sevmedim, okurken beni yer yer tuttu, yer yer sıktı. 300 sayfalık bu eseri sıkılmadan okuyacaklar da vardır eminim. Hasan Ali Toptaş günümüzün en iyi edebiyatçılarından, belki de en değerli eserlerini henüz vermedi. Umarım daha çok beğeneceğim eserlerini okurum yakın gelecekte.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Kahveniz Nasıl Olsun?

Anlatımı o kadar zengin bir yazar ki Beşir Ayvazoğlu, bu kitapta kahveyi değil de hindistancevizini bile anlatmış olsa aynı zevkle okuyacaktım diye düşünüyorum. Yine de konunun kahve olmasını sair tüketim maddelerine tercih ederim. Kahve yüzyıllardır coğrafyamızda bir içecek olarak kalmamış kendine has bir kültürü de oluşturmuştur. Dolayısı ile kahve ile ilgili bir kitabı da Ayvazoğlu değil başka bir yazar da yazmış olsa bu kadar zevk almadan da okuyabilirdim diye düşündüm tersi bir şekilde.

Kitabı oluşturan yazılar, gazetelerin Pazar ilavelerinde tam sayfa yayınlanan tarihle ya da edebiyatla ya da zevkle okunacak sair konularla ilgili yazılara benziyor. Önsözde böyle bir ifade görmedim fakat, yazar uzunca araştırmalar neticesinde meydana getirmiş eserini. Kahvesini yudumlayarak tabi ki. Bölümler halinde kahvenin tarihinden başlamış, kahvehanelerle devam etmiş. Ülkemize kahvenin ne zaman geldiğinden nasıl yayıldığına kadar pek çok bilgiye bu kitapla ulaşabilirsiniz. Kahvenin asıl memleketinin Yemen olduğunu biliyorduk. Zamanla Avrupalıların da kahveyle tanışması, bu bitkiyi üretecek coğrafyalar aramaları ve Brezilya’ya taşımalarının ayrıntıları kitapta mevcut. Kahvenin tarihi boyunca yaşadığı tüm zorluklar da anlatılmış. Kahvenin ülkemizde yayılmaya başlaması merhaleleri, önce beyler-paşalar tarafından tüketildiği için “beyler aşı” olarak adlandırılması, şairlerin şiirlerinde bu içeceği değişik şekillerde kullanmaları gibi ayrıntılar var.

Kahvenin kendisiyle başlayan öykü fincanlarla, mangallarla, pişirme şekilleriyle devam ediyor.

“Misk katılmış kahvelere mümessek kahve, amberlilerine de muanber kahve denildiğini bu arada kaydetmiş olalım.”

“Kahveden önce birkaç yudum su içilerek ağızdaki diğer tatların yok edilmesi gerekir; bunun için kahve yarım bardak suyla birlikte ikram edilir. Suyun sonra içilmesi ayıptır, çünkü kahvenin beğenilmediği anlamına gelir.”

“Darlık dönemlerinde kahve telvelerini kurutup yeniden kullanan kahvecilerin bulunduğu ve kurutulmuş telveden pişirilen kahveye cavcav denildiği biliniyor.”

Daha sonra kallavi bir bölümü kahvehanelere ayırıyor yazar. Her devrin münevverlerinin kahveye ve kahvehaneye yaklaşım şekilleri farklı. Kahvenin ortaya çıktığı zamanlarda bu içeceğin caiz olup olmadığını tartışanlar azalıp gitse de kahvehaneler hakkında menfi fikirleri olanların varlığı bugün de dâhil olmak üzere sürüp gidiyor. Mehmet Akif’ten Yahya Kemal’e kadar onlarca değişik ismin kahvehanelerle ilişkisini, kahvehanelerle ilgili düşüncelerini de bu bölümde bulabilirsiniz.

Bu güzel eser Beşir Ayvazoğlu’nun kaleminden çıkmış ve Kapı Yayınları tarafından yayınlanmış. 260 sayfa civarındaki kitap kahve severler için güzel, edebiyat sevenler için çok güzel, her ikisini de sevenler için harika bir eser.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

İnziva Diyalogları

İnziva Diyalogları iki arkadaşın akıllarına gelen bir fikrin meyvesi. İki farklı vilayette sürekli telefonla irtibat kuran bu iki arkadaş telefon konuşmalarının basit olmadığını fark ediyorlar. Muhtemeldir ki konuşmaları neticesinde yaşadıkları tatmin duygusu, zihinlerindeki açıklığın verdiği ferahlık onları paylaşmaya itiyor. Aynı tatmini başkaları da yaşasın, başkaları da düşünsün, zihinlerini açsın diyorlar. Sonrasında bu kitap ortaya çıkıyor. Yaklaşık yirmi telefon görüşmesinin bir şekilde kaydedilip çözümlenmesi ile bu kitap ortaya çıkıyor.


12 Eylül döneminin sol görüşlü iki öğrencisi, görüşleri fazla değişmemiş ve konuşmalar bu minvalde akıyor. Sözde solcu olup davranışta bunu yansıtmayanları eleştiriyorlar. Sol fikrin Türkiye’de henüz ölmediğine ve hatta bir gün dirileceğine kendilerini inandırmaya çalışıyorlar. Ben tabi ki inanmıyorum buna, toplumcu tüm fikirler bir daha dirilmemek üzere ölmüştür. Bugün yaşadığımız İslam dininin bile toplumcu tüm özellikleri ayıklanmış, kapitalizme uyumu sağlanmışken ilahi olmayan toplumcu fikirler tekrar dirilebilir mi? Tabi iki eski tüfek açısından ümit iyi bir şey, daha gençler içinse zararlı bir romantizm…


İkilinin diyalogları çok farklı alanlarda sürüp gidiyor. Edebiyat tarihinden bir bakıyorsunuz ki kendi aile tarihlerine kaymışlar ardından bir başka diyalogda eğitim sistemi üzerine konuşuyorlar. Tabi ki eğitim sistemini incelerken sosyalist görüş bağlamında yorumlarda bulunuyorlar. 12 Eylül her ikisi için de önemli bir travma olmuş. Olayları 12 Eylül etrafında yorumluyorlar. Olaylar demişken kitabın daha taze olduğunu söyleyeyim. Bu sene çıkmış olan kitap 2016 yılındaki diyaloglardan oluşuyor ki bu da kitabın güncel oluşu manasına geliyor. Gündelik olaylardan bahsedildiği için güncel bir kitap diyebiliriz.


Kitabın güzel tarafı olaylara objektif olarak bakabilmiş olmaları, çekinmeden sol görüşün de eleştirisinin yapılıyor olması. Çoğu yerde ben de sol fikrin halk düzeyinde karşılık görmemesinin sebebinin halkın yok sayılmış olmasında olduğunu söylemişimdir, bu kitaptaki diyaloglarda düşüncem paylaşılmış.
Sözü uzatmadan nihayetten bahsedeyim. Umut iyi bir şey mi değil mi sorusunda gelip tıkanıyoruz. Konu sol fikir ya da sağ fikir değil benim açımdan. Dünyanın ve insanların gittikleri yön. Başkaları için iyilik düşünmenin modası geçmiş bir fikir olarak raflara kaldırıldığı bir gün ve müzelerde saklanacağı bir gelecekten bahsediyorum. Bunun insanlığın sonu olacağını da buradan rahatlıkla görebiliyorum. Cengiz Türüdü ve Naim Kandemir’in diyaloglarına baktığımızdaysa hep bir umut var. İnşallah onlar haklıdırlar.


İnziva Diyalogları Notabene Yayınlarından çıkmış. 2016 yılındaki diyaloglar henüz taze. Kitap 200 sayfa.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Koleksiyoncu

John Fowles’le daha önce tanışmıştım. Yıllar önce Büyücü adlı kitabını alıp okuduğumu hatırlıyorum. Geçenlerde okuduğum bir kitabın (hangisiydi Allahım) önsözünde yazar Fowles’in “iyi bir uydurukçu” olduğunu yazmıştı, yeniden hatırladım. Başka romanlarını da okuyayım derken elime Koleksiyoncu geçti. Fowles’in ilk kitabıymış.


Kitapta birbirine taban tabana zıt iki karakter var. Av ve avcı, mahpus ve gardiyan, kaçıran ve kaçırılan, Fred ve Miranda. Bir kasabada basit bir işte çalışan normal bir adam ve onun asla ulaşamayacağı, güzel, kolejli, üst sınıf bir kızcağız. Sonra bir gün adamın talihi dönüyor ve bu talih dönüşü kız için talihsizlik oluyor. Çünkü delice aşıktır adam kıza ve cidden de delidir.


“Seninle konuşurken hiç çıkış olmadığı izlenimine kapılıyorum. Bundan da nefret ediyorum. Senin yüzünden. Her zaman benim inebileceğimden bir basamak aşağıda oluyorsun.”

“Sonradan öldürmek zorunda kalacağım bir kelebeğin kozasından çıkmasını seyrettiğimdekine benzer bir duyguya kapılmıştım. Yani, güzellik her zaman altüst eder; ne yapmak istediğini, ne yapması gerektiğini karıştırır insan.”

“Benim için her şey ya güzeldir ya da değildir. Anlayabiliyor musun? İyi ve kötü diye düşünmüyorum. Yalnızca güzel veya çirkin. İyi olan birçok şeyin çirkin, kötü olan birçok şeyin de güzel olduğu görüşündeyim.”

“Sıradan insan uygarlığın lanetidir.”

“Nükleer Silahsızlanma Kampanyası’nın gerçekte hükümeti pek fazla etkileme şansı olduğuna inanmıyorum. Göz önüne alınması gereken şeylerin ilki bu. Yine de bunu kendimize saygımızı korumak için, kendimize, erkek olsun kadın olsun her birimize ilgilendiğimizi kanıtlamak için yapıyoruz, kaygı duyduğumuz bu.”

“Slade’de sana kişiliği, genel olarak kişiliği, dışavurmayı öğretiyorlar. Ama çizgine veya resmine kişilik vermekte ne kadar yetenekli olursan ol, kendi kişiliğin dışavurmaya değmiyorsa, bu hiçbir işe yaramaz. Şans işi. Safi rastlantı.”

“O gün, G.P. bana, dürüst yoksullar parasız sonradan görmelerdir, demişti. Yoksulluk onları iyi niteliklere sahip olmaya ve para dışındaki şeylerle gurur duymaya zorlar. Ama servete konarlarsa, parayı ne yapacaklarını bilemezler. Bütün eski erdemleri unuturlar, zaten onlar da gerçek erdemler değildir ya, neyse. Tek erdemin daha çok para kazanmak ve harcamak olduğunu düşünürler. Paranın hiçbir anlam ifade etmediği insanların var olduğunu akıllarının ucundan bile geçiremezler. En güzel şeylerin parayla ilişkisiz olduğunu.”

Bir gün, kelebek koleksiyoncusu Fred, koleksiyonunun en değerli parçası olacak olan Miranda’yı kaçırıp uzak bir yerdeki bir mahzene kapatır. Kitap ikisinin arasında geçen olayları ve konuşmaları içeriyor bununla birlikte Miranda ile başka bir ressam G.P.’nin (kaçırılmadan önce) aralarında geçen diyaloglar da var. Birkaç alıntı yaptım yukarıda, detaya inersem kitabın tam özeti olacak o yüzden inmiyorum. John Fowles’in ilk kitabı Koleksiyoncu; Ayrıntı Yayınları tarafından yayınlanmış. Tercümeyi Münir Göle yapmış. 300 sayfa civarında.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek

Arşiv niteliği taşıyan bu kitap bugünden geleceğe gönderilen bir mektup gibi. Asıl hedef kitlesi ben olmadığımı düşünüyorum zira kitapta anlatılanların birçoğuna şahit oldum. Benden sonraki nesil için bir anlam ifade edecek ama. Eski kuşakta insanlar nasılmış, şartlar nasılmış gibi soruları olan insanlar için bir cevap olacak. Kitap 70’li yılların ve 80’lerin bir kısmının Türkiye’sinin portresini çiziyor bizlere.

“Bu çağın çocuklarının yaşadıklarının şans olup olmadığından kimse emin değil. Bir yığın tüketim ürünüyle donatılan hayatlarında şimdiki çocuklar çok yalnız. Yaratıcılığı kışkırtan yokluk ortamında değil; sıkıntıyı büyüten, derin bir tembellik ve umursamazlık yaratan bolluk ortamında büyüyorlar. İlaç kutularından araba yapmak, gazoz kapağı biriktirmek, dergilerden artist resimleri kesip deftere yapıştırmak onlara göre değil.”

Yukarıda alıntıladığım cümle önemli. Kitapta anlatılanlara çok girmek istemiyorum zira her konu başlı başına bir “alıntılanma metaı.” Yukarıdaki cümle ana argümanlardan birisi. Şimdiki insanlar bolluk ve tüketim ortamında bir iki kuşak öncenin insanı kadar mutlu olamıyorlar zira hiçbir şeyin kıymeti yok. Hızlı tükettiklerimizin başında da mutluluk geliyor.

“Temizlik kolu, Kızılay kolu, gezi ve inceleme kolu, tiyatro kolu, kültür edebiyat kolu, trafik kolu, sağlık kolu gibi, kâğıt üzerinde tasarlanırken çok iyi düşünülmüş, ama pratikte hemen hiç uygulanmayan bu kolların üyeleri seçimden birkaç ay sonra hangi kola seçildiklerini bile unuturlardı.”

“Ama renkli televizyon ağır komplekslere neden oldu. Tutumluluk çağının kapanıp tüketim yıllarının başladığına işaret ediyordu. O zamana kadar yoksulluğundan utanmayan ve yoksul görünmemek için onuruyla bağdaşmayacak davranışlara eğilim göstermeyen toplumda, yoksulluğundan utanma ve gizleme eğilimleri başladı. Ekranların renklendiği ilk yıllarda bazı çocuklar, evlerindeki televizyonun hâlâ siyah-beyaz olduğunu söyleyemediler.”

“Hayata giren resimler inanılmaz miktarda artmıştı, albümlerde saklanması neredeyse olanaksızdı. Anıların ve fotoğrafın taşıdığı estetik değer azaldı. Hayata giren fotoğraf miktarı çoğalınca, değeri düştü. Oysa eskiden fotoğrafların arkasına yazılar yazılır, albümlerin yapraklarının arasında çiçek kurutulurdu.”

Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek; Ayfer Tunç’tan okuduğum ikinci kitap. Yazarın anlatımı çok güzel, normalde sıkılacağım bu tarz bir kitabı bile zevkle okuttu bana. Sanırım yazdığı her şeyi okuyacağım bu sıralar. Can Yayınları tarafından basılan kitap 450 sayfa civarında. 80’leri küçük şehirde yaşamış birisi olarak benim için sadece bir hatırlama oldu fakat daha sonraki kuşaklar için ilginç olabilir. Teşekkürler Ayfer Tunç.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi

Kitaba başladıktan sonra öyle bir rüzgâra maruz kalıyor ki insan, bitiminde derin bir nefes almadan edemiyor. Olalar ve kişiler sağanak gibi yağarken; bir an bile gözden kaçırmamam gerek dikkatiyle kitabı okumak gerçekten eşine az rastlanır bir deneyim. Ayfer Tunç, kitabıyla adeta şov yapmış. Zekâsıyla okuyucuyu sıra dayağından geçiriyor. Bütün bu olay örgüsünü baştan sona kurabilmek, birbiriyle yan yana geçen labirentlerden ustalıkla çıkabilmek ancak dahi bir zekânın yapabileceği bir şey, bu kitap bir deha ürünü. Kitaptan altını çizdiğim bir satır bile olmayışı da akışın kuvvetinden kaynaklanıyor. Akışa o kadar dikkat kesildim ki, altını çizeceğim herhangi bir satırın bütünle olan/olabilecek ilişkisini göz ardı etmek zorunda kaldım.

Mutasarrıf Hüsnü Simavi Bey’in yumuk gözlü karısı Esma; Kulaksız Ziya ile Dahi Barhun’un babaları tembeller şahı Memnun; Mıhitaryan Ermeni Okulu’nun müdürü Serop Efendi; Üç Etekli Deli Emine; Ruh Sağlığı Hastanesi’nin bodur nöropsikiyatrı Nebahat Özdamar; Maserati Reşat; Ağzı bozuk Cevriye Abla; Hayırsız Bolat gibi saymakla bitiremeyeceğim ve hangisinin esas karakter hangisinin yan karakter olduğuyla ilgili fikir yürütmenin imkânsız olduğu yüzlerce birbirinden ilginç karakterin cirit attığı roman bir akıl hastanesinin etrafında dönen olaylar ve kişiler zinciri olarak görünse de aslında her olay tamamına erdirilmeden, her kişinin derinlemesine bir tahlili yapılmadan bırakılmamış. Roman kişisi olay örgüsüne dâhil olduğu andan itibaren kendi haline bırakılmıyor.

Yüzlerce kişinin her birisi gelmişinden geleceğine kadar tüm hayatıyla okuyucuya aktarılıyor. Basit olaylar neticesinde hayatın akışının değişmeleri, çakışsalardı çok farklı yaşayacak olan insanların birbirlerine teğet geçip gitmeleri; birbirlerine çok yakın olan insanların, geçmişlerinde ya da genetiklerinde birliktelik olan insanların bir sokakta karşı karşıya gelip de birbirlerini tanımamaları gibi hayatın akışında var olan tüm olayların örneklemi çıkarılmış ve beş yüz sayfalık kitap beş yüz sayfa daha aynı hızla gidebilirmiş.

Bu kadar çok kişinin olduğu, bu kadar hızlı, bu kadar eğlenceli bir kitap okumamıştım uzun zamandır. Ayfer Tunç adını duymuştum fakat okumak kısmet olmamıştı. Çok şey kaçırmış olabilirim. Bütün kitaplarını okumak istiyorum artık. Böyle bir dehanın karşısında şapka çıkarılır ancak.

500 sayfaya yaklaşan Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi; Can Yayınları tarafından 2009 yılında basılmış. Teşekkürler Ayfer Tunç.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Toplam 59 sayfa, 1. sayfa gösteriliyor.12345...102030...Son »