Arşivler

Son Yorumlar

Kaç Kuşak Kaldı?

İnsanlığın sona erişi beklenen bir şey. Biz kıyamet kopacak diyoruz gavur başka bir şey diyor. Kesin olan bir şey varsa o da başlayanın bittiği, doğanın öldüğü, her şeyin bir nihayete erdiği… Bizim dünyamız ve beşeriyet dediğimiz, insan ırkının hakimiyetinde geçen zaman dilimi ve olaylar silsilesi ne zaman sona erecek acaba? Eli kulağında diyorum. Görünen o ki insanlık fazla ileriye gidemeyecek. Birkaç sebep sıralayacağım, hepsi de insanın bencil oluşu, hırslı oluşu, kötü oluşu temelli, görünen sebepler sadece maskesi.


Birincisi sebep bakteriler. Diğer hiçbir sebebe ihtiyaç olmadan, sadece bilinçsiz antibiyotik tüketimi neticesinde güçlenen bakteri ve virüsler bir gün gelecek ki insan ırkını yok edecekler. Bunun kaçarı yok. Tek hücreli canlılar her geçen gün güçleniyorlar. Keşfedildikleri zaman çok faydalı olan, insan ömrünü uzatan, milyonlarca insanın hayatını kurtaran antibiyotikler faydasız olmaya başladılar bile. Virüs mutasyonunun hızına erişmek de bilim insanlarının zorlandıkları konulardan birisi.


İkinci sebep silahlanma yarışı. Sürekli daha yeni silahlar icat ediliyor. Kimyasal silahlar, biyolojik silahlar derken şimdi de silahsız insansız hava araçları, patlayıcı taşıyan dronlar çıkmaya başladı. Bunlar etkin bir şekilde kullanılmaya başladıktan sonra savaşan hiçbir tarafın diğerinin sivillerini öldürmemesi için sebepler olmayacak. Örneklerini de Japonya’da ya da daha az bilinen başka yerlerde yaşadı ihtiyar dünya. Bakteriler hızlı davranmazsa dünyanın sonunu silahlar getirecek.
Üçüncü sebep, insanın, dünyayı yaşanılmaz kılması ile ilgili. Bu sene nasıl kış gelmediyse memlekete, önümüzdeki senelerde de kış görmeden geçireceğimiz kışlar olacak. Küresel ısınma ile buzullar eriyecek yavaş yavaş sıcaklıklar artacak, iklimler değişecek. Kuraklıklar, açlıklar, kıtlıklar… Yoğun bir şekilde azalacak dünya nüfusu. Silahlar ya da virüsler ellerini çabuk tutmazlarsa dünyanın sonunu çevreye olan duyarsızlık getirecek.


Son sebep de sapıklar, namussuzlar, ırz düşmanları. Çocuklara tecavüz edenlerden yetimin hakkını yiyenlere kadar burada adlarını tek tek zikretmek istemeyeceğim mahlukatın sayısı normal insanlara nazaran o kadar arttı ki normal insanların kendilerini kalelere hapsetmeleri, ıssız adalara taşımaları gerekecek neredeyse. Adalet sistemleri bu tür mahlukun kökünü kurutmaktan ziyade cesaretlendirmeye yarıyor. Bu türlü mahlukat adalet sistemi tarafından beslenerek tekrar toplum içine salınıyor. Allah sabırlı biliyoruz ama ne kadar sabırlı olduğunu bilmiyoruz. Tüm bu sapkınlıkar yüzünden Allah’ın gazabına da uğrayabilir kainat.


Dünya dört bir koldan sonuna doğru ilerliyor. Biri olmazsa birinden dolayı insanlık sona erecek. Bakteriler, virüsler, küresel ısınma, iklim değişikliği, kimyasal silahlar, dronlar… Hepsi de insanın bencilliği, egoistliği, kötülüğü ile alakalı. Bundan sonra kaç kuşak daha yaşayacak acaba dünyada? Pek iyimser değilim. Dört mevsimi, karı, yağmuru, tipiyi gördüm bu dünyada. Hastalığı gördüm ama şifa da bulunuyordu. Siviller yine öldürülüyordu savaşlarda, soykırımlar vardı fakat milyarlarca insan öldürülmedi savaşlarda. Sonraki nesiller benim kadar şanslı olabilecek mi bilmiyorum. Bundan sonra kaç nesil görecek dünya onu da bilmiyorum.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Ceza Kolonisinde ve Diğer Öyküler

Kafka’nın öykülerinden oluşan Ceza Kolonisinde ve Diğer Öyküler hafif hafif esintilerle başlayarak bir fırtına haline gelen bir öykü kitabı. Kafka bu öykülerle, daha birçok roman çıkarabilecek mevzu varmış da bunları kırpmış, küçük parçalar haline getirmiş gibi göründü gözüme. Kitabı daha çok “Akademi İçin Bir Rapor” hikayesi için aldım. Bir yerde çok basit bir cümle ile bahsedilen hikâyeyi okumak istedim, fakat kitaptaki diğer birkaç hikâye de Akademi İçin Bir Rapor’dan aşağı kalmaz.


Kitap, bazısı tek sayfa, bazısı yarım sayfayı geçmeyen kırk adet hikâyeden oluşuyor. Neye göre ayrılmış bilmiyorum fakat altı ayrı bölüme ayrılmış. Hikayelerin bir diğer özelliği de Kafka’nın sağlığında yayınlanmış olmaları. Kısa hikayeler öyle geçip giderken, “Yargı” adlı hikayedeki bir soru ile şov başlıyor: “Gerçekten de Petersburg’da böyle bir arkadaşın var mı?” Hemen bunun ardından “Yeni Avukat” ile “Bir Taşra Hekimi” geliyor: “Etrafımdaki insanlar hep böyledir. Her zaman imkansızı isterler hekimden. Eski inançlarını kaybetmişler; rahip evinde oturur, ayin giysilerini art arda lime lime eder; fakat hekim ameliyat yapan elleriyle her şeyi başarabilmelidir.”

Hafif bir durgunluktan sonra “Çakallar ve Araplar” ile devam ediyor fırtına. Okurken bazen fırtına olarak düşündüğüm bu hikayeleri bazen sürrealist bir tablo bazen de bir klasik müzik eseri gibi canlandırdım zihnimde. Yavaşlamalar, geçişler, durgunluk dönemleri ve ardından inanılmayacak kadar farklı fırça darbeleri… Madenlerin en altına inip, on bir oğlu olan adamın her bir oğlunda neyi ifade ettiğini anlamaya çalışılan dönemlerden sonra esas meseleye, Akademi İçin Bir Rapor’a geliyoruz. Geçmişte maymun olarak sürdürdüğü yaşamı ile ilgili kendisinden bir rapor istenen zat (maymun da diyemedim, ne denir ki?) neden rapor yazamayacağını tafsilatı ile anlatıyor. Tam, tüm kitabı okumama değen bir şey okudum derken Ceza Kolonisinde öyküsü başlıyor.


“Sıradan bir taştı, masanın altında gizlenebilecek kadar alçaktı. Üzerinde çok küçük harflerle yazılmış bir yazı vardı; gözlemci okuyabilmek için diz çökmek zorunda kaldı. Yazı şöyleydi: “Burada eski kumandan yatıyor. Artık bir ad taşımalarına izin verilmeyen yandaşları ona bu mezarı yaptı ve bu mezar taşını koydu. Ayrıca kumandanın belli bir süre sonra dirileceğine, bu evden çıkıp yandaşlarının lideri olacağına ve koloniyi yeniden fethedeceğine dair bir kehanet var. İnanın ve bekleyin!”

İlk Acı öyküsü, anlattığı trapez sanatçısı ile favorilerimden oldu.
“Bir trapez sanatçısı – bilindiği üzere büyük varyete sahnelerinin en tepelerinde icra edilen bu sanat, insanın başarabileceği en zor sanatlardan biridir- önceleri mükemmele ulaşma gayretiyle, sonraları artık baskı haline gelen alışkanlık nedeniyle aynı işte çalıştığı sürece tüm hayatını gece gündüz trapezin üzerinde geçiriyordu.”


“O zamanlar başkaydı. Bütün kent açlık sanatçısıyla ilgilendirdi; sanatçının aç kaldığı her gün katılım artardı; herkes açlık sanatçısının günde en az bir kez görmek isterdi; sonraki günler küçük parmaklıklı kafesin önünde oturup günlerce bekleyen müdavimler olurdu; geceleri de, etkiyi artırmak için meşale ışığında devam eden gösteriyi izlemeye gelen ziyaretçiler; havanın güzel olduğu günlerde kafes açık bir alana taşınır, açlık sanatçısı özellikle çocuklara gösterilirdi; yetişkinler için açlık sanatçısını seyretmek çoğunlukla moda olduğu için katıldıkları bir eğlenceyken; çocuklar şaşkın ağızları açık korkudan elleri birbirine kenetlenmiş bir halde onun siyah triko bir giysi içinde benzi sapsarı kaburgaları öne çıkmış bir halde oradaki bir sandalyeyi önemsemeyip samanların üzerinde oturuşunu kibarca başını sallayışını, zoraki gülümseyerek soruları yanıtlayışını ne kadar zayıfladığını göstermek için kolunu parmaklıkların arasından uzatışını sonra yine içine kapanıp kendisi için çok önemli ve kendisi için çok önemli saatin vuruşlarıyla bile ilgilenmeyişini neredeyse tamamen kapalı gözlerle önüne bakışını ve dudaklarını ıslatmak için kafesteki cam kaptan bir yudum su alışını seyrederdi.” Bir Açlık Sanatçısı öyküsünden yaptığım bu alıntı ile alıntılamayı bitirdikten sonra 200 sayfaya yaklaşan bu eseri basan Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’na, çevirisini yapan Gülperi Sert’e teşekkür ediyor ve sevgili Franz Kafka’nın müstesna ruhunu saygı ile selamlıyorum.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Aydî Baba Divanından Seçmeler

Ger sorarsan ey hoca, bunlar Rufâîlerdir
Allah derler her gece, bunlar Rufâîlerdir

Rufâî dervişleri, şeyhe bağlı başları
Zikr-i Hak’dır işleri, bunlar Rufâîlerdir

Seyyid Ahmed pirleri, teshir eden şirleri
Zahir olmaz sirleri, bunlar Rufâîlerdir

İkrarına kaaimler, hizmete müdavimler
Menhiyatta saimler, bunlar Rufâîlerdir

İzzedin’in gülleri, ruşendir gönülleri
Tevhid eder dilleri, bunlar Rufâîlerdir

Pirleri Ebüssafa, nefse kılarlar cefa
Ahde ederler vefa, bunlar Rufâîlerdir

Masivadan geçenler, dost iline göçenler
Vahdet meyin içenler, bunlar Rufâîlerdir

Aşk oduna yananlar, “Sekahüm”den kananlar
Gafletten uyananlar, bunlar Rufâîlerdir

Şeyhim Ahmed’ü-s Seydi, bil bu gürûhun seydi
Ednalarıdır Aydî, bunlar Rufâîlerdir

Aydî Baba Gaziantep erenlerinden bir zat. Aziz Mahmud Hüdai hikâyesinde olduğu gibi, âlim bir kimse iken, dervişlerden pek hazzetmez iken bir gün başına kim bilir nasıl bir iş gelir ve dervişliğe döner. 1810-1865 yılları arasında Antep’te yaşamış, kabir buradadır.
Aydî Baba ile tanışıklığım on seneyi geçti. O zamanlar Gaziantep’te çalışıyordum. Bir ahbabım, Aydî Baba’nın türbesini ziyaret etmemi istedi benden. Bir akşamüstüydü yanlışım yoksa. İşten çıktıktan sonra mezarlığın yolunu tuttum. Arayıp tarayıp rahmetlinin mezarını bulup bir Fatiha armağan ettikten sonra daha sonra da uğramak niyetiyle ayrıldım. Uğramadım tabi. Sonra Aydî Baba’nın yukarıya yazdığım şiirinin bir çıktısını alıp o ahbabıma verdim. Çok sevindi.
Aydî Baba’nın şiirleri, tekke edebiyatı diyebileceğimiz bir formda yazılmış şiirler. Çeşitli şairlere nazireler yapmış, kendi özgün şiirleri de var. Bu alanda dikkate değecek şairlerden diyebilirim. Dili pek sade olmadığı için anlaşılırlığı yüksek değil. Niyazi Mısri’nin; Malatyalı Osman Hulusi Efendi’nin şiirleri ile benzerlik gösteriyor. İlahileri yapılmış, okunmuştur büyük ihtimalle ama yine de söyleyeyim bu iş için çok uygun.
Severek okuduğum bir kitap oldu, yukarıdaki haricinde bir iki mısra alabildim ancak zira almakla bitecek gibi değil:


Senin aşına bana zühdü itaatı unutdurdu
Namazı mescidi ecr-i cemaati unutdurdu

Dilersen vasl-ı cananı bırak bu ad ile sanı
Bulayım dersen irfanı özün saf eyle hem söz dut

Elimdeki kitabı Tahir Galip Seratlı hazırlamış. Kitabın kapağına adını yazmayarak tevazu göstermiş. Aydî Baba Divanından Seçmeler adlı bu güzide eser Kardelen Yayınları tarafından 2012 yılında Konya’da basılmış. Emeği geçenlere teşekkür ederim. 274 sayfalık bu hazine için Tahir Seratlı’ya da tekrar teşekkür ederim.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Robot STK Başkanı

Robot teknolojisinin ne kadar ilerlediğini gördünüz. Gün gelecek tüm işleri yapan robotlar olacak. Robot doktor, robot mühendis, robot memur, robot şoför… Robotlar, insanların yaptıkları her işi yapabilir hale gelecekler. Peki bu durumda insanlar ne işe yarayacak diye soracaksınız tabi ki. Zaten işsizlik dünya genelinde büyük bir problem olarak varlığını sürdürüyor. İnsanların işlerini kolaylaştırmak için robotların kullanılması tabi ki iyi bir şey fakat insanların yerini alacak robotlara neden ihtiyacımız olsun ki? Tarlayı eken robotsa, mahsulü toplayan robotsa, ekmeğinden gömleğine kadar her şeyin üretiminin her aşamasını robotlar yapıyorsa, sen ne üreteceksin? Robotların, robot üretecek robot ürettikleri gün insanın dünyadaki varlığı tamamen işlevsizleşecek ve belki de robotlar bu gereksiz türü ortadan kaldıracaklar. Bu konuyla alakalı onlarca film çekildi ve roman yazıldı. Ekleyecek bir şeyim olmadığı için ne kendi hayal gücüme ne de sizinkine fazla mesai yaptırmak istemiyorum.


Bu mesele uzun zamandır zihnimi meşgul ediyordu. Geçtiğimiz hafta bir robot haberine rastlayınca “acaba ilk yok olacak meslek hangisi?” diye düşünmeye başladım. Nedense aklıma STK başkanları geldi. Malumunuz, sivil toplum kuruluşları modern toplumların olmazsa olmazları. Devletin elinin erişemeyeceği yerlerde devreye girmelerinden, devlet kurum ve kuruluşlarına yön verecek şekilde fikirler üretmelerine kadar STK’ların etkin olmaları gereken onlarca alan var fakat ne yazık ki bizim STK’larımız daha çok bir başkana ömür boyu oturacak bir başkanlık koltuğu sunmaktan veya bir başkanı siyasete taşıyacak bir köprü vazifesi görmekten ileriye gidemiyor. Hal böyle olunca da o başkanın hareketleri o kadar fazla ‘önceden kestirilebilir’ oluyor ki ister istemez ‘yerine robot koysak ne değişir ki?’ diye düşünüyor insan.


Geçenlerde Yahya Kemal’in Eğil Dağlar adlı eserini okuma fırsatım oldu. Yazar 20’li yıllarda yani hemen hemen yüz yıl önce, ülkemizde her şeyin devletten beklendiğini, sivil toplumun oluşmadığını üzüntüyle anlatıyor. Aradan geçen bunca yılda bu eksiğin giderilmesi için çalışmalar yapıldı. Anayasalara bile sivil toplum kuruluşlarının oluşması için maddeler eklendi. Bir sivil toplum örgütü kurmaya niyet ederseniz bunun kanunlar nezdinde çok kolay olacağını görürsünüz. Fakat bu özgürlük ortamında oluşan sivil toplum kuruluşları demokrasinin kalitesine katkıda bulunacaklarına her birinin tepesindeki bir kişinin kişisel egosunun tatminine katkıda bulunuyorlar ancak.
Sivil toplum kuruluşu başkanlarının hareketleri, amaçları çok belirgin olduğu için, önceden kestirilebilir hareketler. Bir sene boyunca ülkedeki tüm STK başkanlarının medyada görülme sıklıkları ve şekilleri incelenip istatistiki olarak incelenirse ortaya çıkacak olan tablo durumu daha da netleştirecektir. Oturdukları koltuğa daha sıkı yapışmak ya da daha iyisiyle değiştirmek için çaba gösteren başkanlar; medyada daha çok görülmek için sık sık gerekli-gereksiz açıklamalar yapmak, değişik icatlarla farklı bir şekilde gündem olmak, yeri gelince polemiklerle dikkatleri üzerlerine çekmek, sosyal medyada fenomen olabilmek için kendini paralamak gibi davranışları sık sık gerçekleştiriyorlar. Bu durum o kadar fazla tekrarlanıyor ki medyada çıkan haberlerin önemli bir kısmı STK başkanlarıyla alakalı oluyor. Hal böyleyken, farklıymışçasına gösterilmeye çalışan fakat özde aynı olan bu davranışları yapanların robottan farkları kalmıyor.


Robot teknolojisi gelişip de mesleklerin yerini almaya başlayınca inşallah ilk olarak bu STK başkanlığı sorununa bir çözüm üretilir. İnsanların vakitlerini boş yere çalan -iyi niyetlilerini tabi ki istisna ediyorum; takdire şayan faaliyetleri olan o kadar çok STK var ki- bu “tek kişilik şov” meraklılarının yerine aynı işi layıkıyla yapacak robotlar koyulursa robotlar gerçekten bir işe yaramış olacaklar, gerçekten iş yapanları işsiz bırakacaklarına bol laf üretenlerin sayılarını azaltarak kafamızı rahatlatacaklar.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Yedinci Gün (O. Hancerlioglu)

Orhan Hançerlioğlu adını görünce Düşünce Tarihi, Felsefe Sözlüğü gibi kitapların yazarı olan Hançerlioğlu ile aynı kişi olabilir mi diye merak ederek kitabı aldım elime. Aynı kişiymiş. Hançerlioğlu’nun araştırma, düşünce kitaplarının yanında romanları da varmış. Felsefe Sözlüğü ve Düşünce Tarihi kitapları babamın ilgi alanına giren kitaplar olduğu için çocukluğumda evimizin kitaplığında vardı, istifade ediyordum zaman zaman. Beni rahatsız eden şeyler olduğunu hatırlıyorum o zamanlardan, muhtemeldir ki kitapların içerdiği telkinlerdendir. Romanı alırken bir felsefe adamının nasıl bir roman ortaya çıkaracağını merak ettim.


Yedinci Gün adlı, benim en’ler listemin tepelerinde bir kitap var, İhsan Oktay Anar sağolsun. Bu kitap da aynı adı taşıyor fakat adaşı olan şaheser kadar güzel bir kitap değil. Tevrat’taki yaradılış olayına gönderme yaparak Ömer adlı kahramanın hayatının yedi günde nasıl değiştiğini gün gün işleyerek anlatmış yazar. Sıradan, rutin, sıkıcı bir hayat yaşayan memur Ömer Bey bir gün her şeye tekme atarak hayatını terk ediyor. Yeni bir hayat yaratmaya koyuluyor yedi günlük bir serüvenle. Orhan Hançerlioğlu’nun iyi bir mason olduğunu da belirteyim yeri gelmişken. Her neyse. Yedi gün süren bir serüvenle basmakalıp hayatından ve memuriyetinden kurtuluyor Ömer Bey kardeşimiz. Böyle de manidar bir mesaj vermiş oluyor tüm insanlığa. Ümidini yitirme, sıradanlığının zincirini kır diyerek. Milli Eğitim Bakanlığı da bu kitabı ortaokullar için 100 temel eser arasında sokmuş.


Kitabı niye sevmedim. Birincisi edebi olarak çok derin değil. Tevrat’tan parçalar içeriyor, Tevrat’ın Tekvin bölümünün 31. Ayetine kadar yedi günün girişinde bulunuyor. Yazarın mason olduğunu bilmesem belki beni rahatsız etmezdi fakat benim fark edemediğim masonik mesajlar içeriyor olduğu düşüncesi beni rahatsız etti. Son olarak da kitabın sonunda Ömer’in son gününü dinlenmeye ayırması pastanın çileği-kirazı oldu.


111 sayfalık, uzun bir hikâye de diyebileceğimiz romanı 1957 yılında yayınlamış yazar. Elimdeki Remzi Kitabevi’nin 2012’de yaptığı baskı var.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Eğil Dağlar

Kurtuluş Savaşı, Türk Tarihi’nin en önemli kırılma noktalarından birisidir. Yakın tarihimize ait bir süreç olduğu için Kutluk Kağan’ın dağa çıkmasından ya da Selçuk Bey’in torunlarının kendilerine yurt arayışlarından daha fazla yer tutar düşünce dünyamızda. Çocukluğumuzdan beri ya bir filmle ya bir şarkıyla ya da bir kitapla hayatımızın içerisinde bulunur tarihimizin bu büyük olayı. Genellikle İnkılap tarihi kitaplarının soğukluğundan sıkılırız Kurtuluş Savaşı’nı araştırırken ya da öğrenmek zorunda olduğumuz zamanlarda. Bir hatırata rastladığımız zaman işin rengi değişir. Daha gerçek, daha yaşanmış bir şeyle karşılaşmış olmanın heyecanıyla yanaklarımız kızarmaya başlar. Benim böyle oluyor en azından. Eğil Dağlar ise ne tarih kitabına benziyor ne de hatırata. Kronolojik bir şekilde işgal günlerinin psikolojisinin okura verildiği, mükemmele yakın bir edebi derinlikle yazılmış, hatıralarla birlikte düşüncelerin, duyguların okura aktarıldığı müthiş bir eser, Eğil Dağlar.

Yahya Kemal Beyatlı, İstiklal Savaşı yıllarında hocalık yapıyor bir yandan da köşe yazılarıyla okuyuculara ulaşıyor. Eğil Dağlar’da çoğunlukla İleri, bir miktar da Tevhîd-i Efkâr gazetelerinde çıkmış yazıları var. Yazılar 29 Ağustos 1919 tarihinde başlıyor. Bütün kitap boyunca Yahya Kemal’in göğsünün üzerine bir karabasan gibi çökmüş olan işgal altındalık, bilhassa İzmir’in ve tabi ki İstanbul’un işgal altındalığı ile sürüyor ve çok şükür ki kurtuluşla son buluyor.


Şu kopan fırtına Türk ordusudur Yâ Rabbî!
Senin uğrunda ölen ordu budur Yâ Rabbî!
Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın
Gâlib et, çünkü bu son ordusudur İslâm’ın.

Yazılar 1919 yılından üç-dört yazıdan sonra 1921 senesine geçiyor. Buradan sonra da bana okurken çok uzun gelen bir hissiyat dolambacı içerisinde günlük olarak hadiseler zikrediliyor, fikirler öne sürülüyor. Yazarın kabiliyetini konuşmaya gerek yok, edebi manada mükemmel bir eser. Kelimeler, ilk kullanıldıkları gibi bırakılmış, sadece manaları sayfa altlarında verilmiş. Eski dilimizin ne kadar zengin olduğunu görüp ah ettim okurken. Ne kadar az kelimeyle yaşıyoruz şimdilerde.
Bir yazısında son devir Osmanlı siyasetçilerine çatışı dikkate değer. Siyasetçi, iyi siyasetçi olmanın ne manası vardı ki mealindeki sözlerini eğitimci ve iktisatçı olsalardı daha iyi olurdu diyerek sürdürüyor. Ne kadar güzel bir tespit. İyi siyasetçilerimiz olacağına iyi eğitimcilerimiz olsa, iyi ekonomistlerimiz olsa daha güzel olmaz mı?


Mustafa Kemal: Mustafa Kemal’in yazılardaki sıfatı “milletin timsali” yazar, Mustafa Kemal’den büyük hayranlıkla söz ediyor. “Çoktan, pek çoktan beri bu millet bir oğlunun şahsında böyle temessül etmemişti.”


Milli Mücadele: Milli mücadele yanlısı yazılar yazarak tahminimce şimşekleri de üzerine çekiyor. Yazılardan, o dönemde milli mücadeleyi maceraperestlik, kavgacılık olarak adlandıranlar olduğunu çıkarabiliyoruz. Kitabın sonunda da sonradan yazılmış birkaç yazıda dönemin İstanbul’unda bir kutuplaşma olduğunu fark ettiren ifadeler var. Ara sıra “dış düşman, iç düşmandan iyidir” mealinde içimizdeki İrlandalılara çattığı da oluyor 21-22 yazılarında.
Kitabı okurken bir yandan da Kurtuluş Savaşı kronolojisine baktım.

Londra Konferansı sonrası hayal kırıklıklarını aynen yansıtmış 1921 yazılarında yazar. Diğer olayları da kronolojiye uygun bir şekilde yorumluyor. Ankara’da kabine değişimi oluyor mesela, hemen ardından bir dizi yazıda bu değişimden bahsediyor.


“Bütün Türkler gibi İstanbullular da biliyorlar ki milli hareketin bütün bu cidali Osman’ın sancağını, Fatih’in tahtını, Selim’in hatırasını nisyandan kurtarmak içindir.”

Yunanlılar: Yunanlılara sık sık çatıyor. Karaktersiz, adi bir millet olduğunu, hiçbir savaşı kazanmadıklarını, hep başka devletlerin kucağına oturarak başarı elde ettiklerini söylüyor. Yunanlıların Türkiye’yi işgallerinin komik, garip bir hal olduğunu anlatıyor. Aslanın kediye boğdurulması olayı işte.


Venizelos, Kostantin çatışması da Yahya Kemal’in yazılarında zikrettiği olaylardan. Bilmeyenler için bahsedeyim dönemin olaylarından. Yunanistan, 1. Dünya Savaşı’nda Alman yanlısı bir siyaset güdüyor, kral Kostantin Almanya taraftarı. Fakat buna rağmen savaşa girmiyorlar. 1917 yılında bir darbe yapılarak Alman yanlısı Kostantin devrilip yerine İngiliz yanlısı oğlu Aleksandros geçiyor. İngilizlerden destek alan, Türkiye’ye saldıran bu Aleksandros. Bunun başbakanı da Venizelos. Allah’ın hikmeti, bize bunca kötülük yapan Aleksandros bir maymunun ısırması sonucu ölüyor, Venizelos terk-i diyar ediyor, Kostantin de memleketine geri dönüp kral oluyor. Yahya Kemal, olayı anlatmıyor, belki de o dönemde herkesin haberdar olduğundandır, ara sıra değiniyor sadece.


“Yunanlılar mağlubiyetlerinden manen muztarip değildirler. An-asl asker ve erkek bir kavim olmadıkları için askerliğin şanından hiçbir zaman nasipleri yoktur. Ve şeynden de zerre kadar utanmazlar…”


Osmanlı: Büyük Osmanlı hayallerini kuranlara da eleştiri getiriyor. Tabi ki, Enver Paşa’yı görmüş birisi olarak hayalperestliğin neler getireceğini görmüş bir insan. Büyük Osmanlı’yı yeniden inşa etmeye çalışacağımıza milli Türkiye’yi kuralım diyor. “Özleyeceğimiz şeyler eski saltanatın şanları, şerefleri, bayrakları, medeniyeti, musikisi, mimarisi, şiiridir, lakin şekli, idaresi, siyaseti değil.”


“Bir zaman cetlerimiz bu Osmanlı namını ne kadar yerinde kullanırdılar, Osmanlı doğrudan doğruya kapu halkı, padişahın hizmetinde olanlar, hükümet adamlarıydı, hükümete bir hizmetle bağlı olmayan Türkler ve bütün Muhammed ümmeti bu unvanı taşımazdı. Osmanlı, Al-i Osman’a vazifeyle bir nisbeti ifade ederdi. Tanzimat paşaları, Avrupa’ya o yarım yamalak vukuflarıyla, devletin bütün tebaasını yoğurup yeni bir millet imal etmeye savaştıkları zaman, eserleri olan ucubeye bu unvanı taktılar.
Bu milletin ne garip bir talihidir ki, üç dört beş asır evvel medeniyeti pek mükemmel iken Hıristiyan reaya sınıfı, Türkler gibi giyinmeye, Türkler gibi yaşamaya hatta Türkçe ibadet etmeye hâsılı her noktada onlara benzemeye özenirdi de o zamanın uleması ferman ve fetva kuvvetiyle onları en şedit cezalarla bu arzularından men ederdi. O zaman zorla men ettiğimiz bu temsile, temsil kuvvetine tamimiyle kaybettiğimiz son asırda fesli ulema heves ettiler. Zavallı millet iki defada da ukalasının akıl zorunu çekti.”


“Türk milleti bir dinde ve bir mezhepte olan ve Türkçeyi müşterek lisan telakki eden, Kürt, Türk, Çerkez, Arnavut ve Boşnak unsurlarının Kurun-u Vusta’dan beri terkibiyle vücud bulmuş bir millettir. Bu kitle birdir ve ayrılmaz; ancak kendi inkişafını özler, kendinden olmayan ekalliyetlerin cemaat teşkilatını mekteplerini hür bırakır.”


Dikkatimi çeken bir ifade de sivil toplumun oluşmayışı şikâyetiydi. Tabi, sivil toplum bugünkü adı, o zaman cemaatleşme deniliyor. Yine de her şeyin devletten beklenmesine, sivil toplumun oluşmayışına kızması bugünle aynı gibi. Bir şey değişmemiş yüz yılda.


“Biraz izanı olan bir Türk, İstanbul halkının bu hazin günlerimizde bile devam eden gafletine baka baka teessüründen verem olur gider. Birçok kereler dediğimiz gibi hissiyle milli varlığına pek ziyade bağlı olan bu halk fikirce bilakis son derecede kayıtsızdır.
İnönü askerlerinin yaralarını sardırmak için 185 bin lira veren bu halk, bir maaş aldı mı hemen Yunan bakkallarına yunan mağazalarına koşar bir aylık maaşın yekûnu olan 1 milyon 200 bin lirayı hem de her ay Yunanlılara cephane yetiştiren Yunan teşkilatının eteğine döker. Bazen dış yüzü bazen da yalnız iç yüzü mavili beyazlı olan bu dükkânlardan alışveriş eden Müslümanlar fark etmiyorlar ki Yunan ordusuna yataklık ediyorlar. Çünkü en basit muhakemeyle bu gafletin başka bir tabiri yoktur.”


“O zaman hazin bir tefelsüfe koyulduk; mirasyedi, sefih, müsrif oğlundan servetini hiçbir zaman esirgemeyen müşfik fakat dur-bin bir anne nasıl daima çıkınlarında bir ihtiyat akçesi saklarsa, anne Anadolu da, müsrifliğini, sefahatini, mirasyediliğini asırlardan beri tecrübe ettiği İstanbul oğlundan nüfusunun, parasının bir kısmını öyle saklıyormuş. Ah keşke daima saklayaymış da; çünkü gördük, onun ihtiyatı İstanbul siyasilerini yalnız son harpte değil, ondan evvelki zamanlarda da güttükleri siyasetten daha hayırlıymış, keşke bize daima hudutlarımıza lazım olduğu kadar asker vereymiş. Keşke o zaman İstanbul daima tefahür ettiği ıslah ve temdin iddiasıyla: bu milleti nasıl ıslah edeyim, daha doğru dürüst nüfusunu kaydettirmekten çekiniyor der dururdu. Ama sultan Abdülhamid Yemen’de tam iki milyon Anadolu Türkünü Zeydi mezhebini tanımamak inadı için kumlara gömemez ve o iki milyondan doğabilecek beş milyon nüfusu kurutamazdı; harbi umumi hükümeti yine bir o kadar nüfusu cenubun kumlarına Sarıkamış’ın karlarına Galiçya’nın siperlerine kurban gönderemez ve aramızda bu kadar yetim bu kadar dul bu kadar evlenmeyen kız kalmazdı; milletin ketme-i nüfus itiyadını artık kötü bir itiyat gibi mütalaa edemeyiz çünkü hudutlarımızın müdafaasına yetecek kadar asker verdiğini daima gördük. Bugünse ırzını, malını canını kurtaran Anadolu hükümetinden hiçbirşeyini esirgemediği, varını yoğunu hahişle bezlettiği meydanda. Çünkü anne Anadolu anlıyor ki o zaman İstanbul’un siyaseti mirasyedice bir siyasiye idi.”


300 sayfayı aşkın bu kitap, yazarın kimi zamanlar ümit, kimi zamanlarda yeis içerisinde yazdığı yazılarla devam ediyor. Bir insanın, istiklali tehlikeye girmiş milleti için çırpınışları da var, bir yazarın toplumuna nasihat etme çabaları da. Neden bu duruma geldiğimize dair eleştiriler de mevcut, çok yerinde müthiş tespitleri de. Mesela yukarıda yapmış olduğum alıntı kitapta benim en fazla dikkatimi çeken nokta oldu. Anadolu Ana, her zaman bir miktar ketum davranıyor devletin isteklerine karşı. Her zaman bir miktar evladını gizliyor ki soyu yürüsün. Yoksa, devlete kalsa, bütün milleti kırar saçma sapan savaşlar için. Yazar ağırlıkla 1921 ve 1922 yıllarına ait yazılarında savaşın gidişini ve insanlardaki yansımalarını anlatıyor, bazen milli mücadeleye destek veriyor bazen Yunanlılara sövüyor bazen de derin analizler yapıyor müthiş kalemiyle. Neticede en sevdiğim yazı 31 Ağustos 1923 tarihli olanı oldu ki kazanılmış bir savaşın arından üzerinden yük kalkmış, kıvançlı bir yazı.
Elimde 2005 yılında Yapı Kredi Yayınları ile İstanbul Fetih Cemiyeti’nin ortaklaşa bastıkları baskısı mevcut. Yahya Kemal Ensitüsü’nden Kazım Yetiş’in takdimi de okunmaya değer.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Çay Ocakları

İnsanların sosyalleştikleri mekanların evrimine baktığımız zaman karşımıza çok renkli bir tablo çıkacaktır eminim. İlk çağlardaki köy ya da şehir meydanları ile başlayan serüvenin bugün onlarca farklı mekânda devam ettiğini gözlemleyebiliriz. Kültürlerin ayrışması ile birlikte sosyalleşilen mekanlar da değişime uğramıştır besbelli. Bugün artık kapitalizmin egemenliğini çoktan ilan edip burçlarında bayrağını sallandırdığı bir nice birbirinden ayırt edilemez kültürde sosyalleşme mekanları kahve ya da hamburger zincirleriyken; henüz beyaz bayrağı tam çekmemiş yerlerde çay ocağı gibi kendine özgü yerlere denk gelme ihtimaliniz vardır. Yanlış anlaşılmasın, çay ocağının varlığı kapitalizme karşı aktif bir direnişi ifade etmez. Pasif, kendi halinde, vurdumduymaz bir bekleme dönemini ifade eder. Yoksa kapitalizmin karşısında direnmek kim, çay ocağı kim.


Bilmeyenler için -ve belki tarihe not düşmek için- çay ocaklarını tarif edeyim: Çay ocağı, 5-50 metrekare arasında olabilecek, bir kazan içinde suyun kaynadığı, kazanın üzerinde genellikle üç adet demliğin içinde çay demlenen, bu kazanın yanında bulaşık yıkamak için bir çeşmesi olan ve bu teşkilatın etrafında dağılmış tabure ve küçük sehpalardan oluşmuş bir mekandır. Mekânın büyüklüğü ve küçüklüğüne göre çay haricindeki aktiviteler de şekillenir. Her çay ocağında en az bir tane tavla bulunur. Alan büyüdükçe tavla sayısı da çoğalır. Bazı çay ocaklarında her masada bir tane tavla bulunur. Bazılarında, yaşlı müşteriler varsa, domino da bulundurulur. Satranç sevenlerin devam ettikleri çay ocakları da mevcuttur.


Her kültürün kendine has sosyalleşme mekanları vardır demiştim. Her çay ocağının da kendine has bir kültürü vardır. Kiminde büyük ekran televizyonlarda maç izlenir, kiminde televizyon yoktur sadece gazete okunur. Kiminde hayat çok erken başlar, sabah altı dedin miydi çay demlenmiş hazırdır kimi ise gececidir saat bire kadar geleni gideni eksik olmaz. Müdavimleri genelde hep aynı tiplerdir. Her tipin farklı saati vardır. Sabah üstü ilk çayı içenler, işlerine başlamadan önce ilk çayla birlikte bir parça poğaça yiyip enerji toplayan emekçilerdir. Daha sonra yavaş yavaş kahvaltı sonrası ilk kahvelerini içmek için emekliler, ardından da öğleye kadar uyumuş talebeler sökün eder. Öğlen saatinden sonra çeşitlilik akşam saatlerine kadar sürer.


Çay ocaklarında siyaset pek rastlanan olaylardan değildir. Ticaret de olmaz. Kahvehaneler gibi değildir çay ocakları, taburelerde oturulan mekanlardır. Taburelerin kırk santimetrelik yüksekliğinde kimse siyaset-ticaret konuşmak istemez diye düşünürüm her zaman. Kahvehanelerde, sandalyeler üstünde biçimli durabilir ağır mevzular fakat çay ocaklarına gitmez. Buralarda n

argile fokurdatılmaz, basit oyunlar hariç oyun oynanmaz, kâğıt-kalem ya da diğer bir adıyla yaz-boz bulunmaz. Oturma yerleri kadar basittir bu mekanlar, oturma yerlerinden daha ağır işlere soyunulmaz.


Son olarak çay ocaklarının bire birlik özelliğinden bahsetmek istiyorum. Diğer sosyalleşme mekanlarına göre en “iki kişilik” mekanlar çay ocaklarıdır. Masa olan mekânda dört kişi ile muhabbet dönebilecekken sehpalı bir mekânda sohbet en güzel iki kişi arasındadır. İki kişinin dostluğu, iki kişinin sohbeti her zaman için en sıcak, en samimi olan dostluk ve sohbetlerdir. Bu açıdan iki arkadaşın bir çay ocağında karşılıklı birer çay içerken dünyadan, hayattan ve içindekilerden bahsederek kalplerinden karşılıklı olarak açtıkları yol kadar güzeli az bulunur şeydir dünyada. Şehrinizde çay ocakları varsa, henüz dostluklarınız kahve ya da hamburger zincirlerinin yapmacıklığına taşınmadıysa, bir dostunuzun koluna girin, bir çay ocağında, muhabbetin tadına vararak birer çay için derim fırsatınız varken.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

İnayetimle Yaşıyor, Farkında Değil

Hırsızlar, uğursuzlar, namussuzlar, kapkaççılar, işkenceciler, yankesiciler, katiller, dilenciler, tecavüzcüler, istismarcılar, dedikoducular, insan kaçakçıları, ahlaksızlar, madrabazlar, bağımlılar, üçkağıtçılar, iftiracılar, şantajcılar, muhabbet tellalları, vatan hainleri, hilekârlar, süte su katanlar, hapçılar, müptezeller, düşükler, düşkünler… Toplumun aşağı tabakalarını sınıflandırmaya kalkarsak bu saydıklarımı içeren büyük büyük tablolar çıkar karşımıza. Bunlar ve daha sayamadığım onlarca düşkün grup… Allah kimseyi düşürmesin. Düşenleri de ıslah etsin. Bunlar toplumsal hayatın sırtında çıkan çıban başlarıdır. Kanunlarla bunların ıslah ediliş şekilleri de belirlenmiştir. Barındırdıkları negatif özellikleri sürdürmeleri kanunlar tarafından hoş görülemeyeceği için çeşitli yollarla ceza alırlar.
Bir grup insan daha vardır kanunların suç olarak kabul etmediği bazı davranış türlerini itiyat haline getirmişlerdir ve bu davranışları ile toplumun ahengini bozmaktadırlar. Toplumun ahengini bozan bu tür davranışları genel bir çerçevenin içine koymak gerekirse ben tek kelime ile “saygısızlık” derim ki detaylandırılması zaruri bir kavramdır. Saygısızlara her gün, her an, herhangi bir şekilde ve her yerde rastlamanız mümkündür. Evde, işyerinde, caddede, sokakta, mescitte, dergâhta, meyhanede, puthanede… Aklınıza gelebilecek her yerde saygısızlar kendilerine on on, yüz yüz, bin bin yerler edinmişler ve varlıklarını sürdürmektedirler.


Caddede yürürken kol kola girerek sizin geçme hakkınızı engelleyen saygısız otomobiline binince kısa mesafelerde yüksek süratler yaparak canınızı tehlikeye atan başka bir tür saygısıza dönüşür. Camide, halının üzerinde ıslak ayaklarıyla dolaşan saygısız caddeye tüküren saygısızla aynı kişidir. Yaptığı hareket kanunlarca suç sayılmadığı için özgürce hareket eder saygısız. Biz de ses çıkarmadığımız için azıttıkça azıtır. Trafikte, dar bir sokakta, inanılmaz bir süratle, başkalarının -bir kaza çıkmasın diye- duraklamalarını fırsat bilip gaza basan saygısız kendini mahir zannetmektedir; fakat maharetinin tek sebebi diğer sürücülerin bir kaza çıkmasın diye duraklamalarıdır. Yani saygısıza acımalarıdır, yani inayetleridir. Kendi kendine ne iyi sürücü olduğunu ne güzel manevralarla trafikten sıyrıldığını filan anlatan saygısız aslında birilerinin verdiği sadakalar sayesinde ayakta kalan bir dilencidir.


Saygısızların varlıklarını sürdürme sebebi saygısızlık yapılanların tahammülleridir. Saygısızlık yapılanlar bu kadar tahammülkâr olmasa saygısızlık bu kadar yaygın olmaz aslında. Sizin yeryüzündeki varlığınıza hak ettiği değeri-ağırlığı vermeyen o saygısızın kafasına bir sopayla (mecazi olarak söylüyorum) vurmayışınız o saygısızın canavarlığına verdiğiniz bir katkıdır. Saygısız, kendi varlığına hak ettiğinin (belki de etmediğinin) o kadar üzerinde bir değer vermektedir ki onu kendi iç dünyasında yaşayan bir ruh hastası olarak kabul edebilirsiniz. Ona yapacağınız her türlü ikaz gerçek dünyaya dönüp kendi gerçeğini bulması için yapacağınız bir yardımdır. Fakat ikazlarınız yeni saygısızlıklarla karşılık göreceğinden emin olduğunuz için oralı olmazsınız, uğraşmazsınız, “ne hali varsa görsün” diyerek kendi haline bırakırsınız.


Saygısızları bu hale getiren yine içinde yaşadıkları toplum oluyor. Mevzuyu bir adım öteye taşıyarak medeniyet ölçütünü saygısızlığın yaptırımı seviyelerine çıkarırdım ama sözü uzatmak istemiyorum. Buradan, belki bu satırları okuyacak olan o çok değersiz saygısızlara seslenmek istiyorum. Yaptığınız artistlik boşuna. Varlığınızın beş kuruşluk kıymeti de yok. Varsa yoksa benim hoşgörüm, benim ses çıkarmayışım. Dilenciden farkınız yok. O davranışlarınızın özgüvenle, cesaretle, başarıyla alakası yok. Saygısızlığınıza ses çıkarmıyorum, benim gibiler ses çıkarmıyor, siz de kendinizde bir numara var zannediyorsunuz. İnayetle yaşıyorsunuz halbuki, farkında değilsiniz.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Whatsapp Grupları Çağı

İlkokulda bize çağları anlattıklarında henüz Yakın Çağ’daydık. Upuzun bir İlk Çağ’dan sonra nispeten kısa fakat yine de uzun sürmüş bir Orta Çağ, sonra kısacık bir Yeni Çağ ve mini minnacık bir Yakın Çağ. Bunların toplamı da 600 bin yıl süren Taş Çağı’na oranla minnacık kalıyordu. Görünen o ki insanlığın her çağı Zenon’un paradoksunda olduğu gibi bir öncekine oranla yarı yarıya süren bir uzunlukta olacak ve bir gün gelecek ki göz açıp kapayıncaya kadar çağ değişecek.

Çağ değiştirmek günümüzde herhangi bir kurum ya da kuruluşun uhdesinde olmadığı için, en son değişimden haberimiz yok. Burada Ahmet Hamdi Tanpınar’ın aziz ruhuna rahmet okumak için şöyle bir mola verelim sevgili okuyucu. Tanpınar gibi bir münevver günümüzde yaşıyor olsaydı bu konuya yıllar öncesinden parmak basmış ve “Çağları Ayarlama Enstitüsü” fikrini çoktan yürürlüğe koymuştu. Bizim de bu konuyla dertlenmemiz gerekmeyecekti o zaman. Fakat saygıdeğer hocamızı rahmeti rahmana teslim edeli çok olduğu için böylesi mühim bir meselede yine cehaletimizle baş başayız. Karanlıkta ilerleyeceğiz çaresiz.

Çağ değiştirmekle ilgili bir konsensüs sağlanamayacağı içindir ki çağlar artık değişmiyor. Bozuk bir plağın kendi kendini tekrar etmesi gibi Yakın Çağ’da olduğumuz düşüncesi ile yaşıyoruz ki Yakın Çağ kapanalı çok oldu. Yakın Çağ’ı başlatan Fransız İhtilali’nden sonra insanlar; atom bombası patlattılar, aya insan gönderdiler, entegre devreyi icat ettiler… Geri dönüşü olmayacak birçok ilke imza attılar. Bu saatten sonra hâlâ Yakın Çağ’da olduğumuzu iddia etmek saflık olur. Üstelik aynı dünyada yaşadığımız milyarlarla aynı çağda yaşayıp yaşamadığımızdan emin bile değiliz. “O nasıl oluyor?” diye soracaksınız. Şöyle anlatayım. Amerika ile ya da Avrupa ile aynı çağda olduğumuzdan emin miyiz? Tarihi kaynaklara yaklaşım açısından aramızda bir farkın olduğunu biliyor muydunuz? Biz Orta Çağ’ın kapanış tarihini 1453 yani Efendimizin müjdesiyle İstanbul’u İslam vilayeti haline getirmiş olduğumuz sene olarak alırken onlar 1492 yani Amerika kıtasının keşfi olarak alıyorlar. Bu durumun iki yansıması var: Birincisi, biz Yeni Çağ’a girdikten sonra modern(!) batı neredeyse 40 yıl Orta Çağ karanlığında yaşadı. İkincisiyse, biz Yakın Çağ’da yaşarken onlar çoktan bir ya da birden fazla çağ atlamış şu an bize gülüyor olabilirler. Biraz uyanık olmakta fayda var. Eğer onlar Atom Çağı, Uzay Çağı, Devre Çağı gibi çağlara girip çıktılarsa bizim hızlı davranıp bu çağlara girmemiz, girmekle kalmayıp onlardan daha hızlı bir şekilde çıkmamız gerekiyor ki muasır medeniyetler seviyesine çıkabilelim. Aksi halde hâlâ Orta Çağ yaşayan bazı Afrika ülkelerinin ya da Yakın Çağ’a ulaşamamış Güney Asya ülkelerinin derekesine düşeriz.

Benim daha iyi bir fikrim var. Diğerleri yaşarken biz de az çok izleyici olarak kenarında köşesinde bulunduk. Onlar aya çıkarken biz de en azından TV yayını ile bir şeyler izleyebiliyorduk. Onlar atomu parçalarken biz de en azından kimyasal tepkimelerle alakalı teoriler üretebiliyorduk. Pek de geri kalmış sayılmayız. Hızlı bir hamleyle öne bile geçebiliriz. Ben mesela yaşadığımız bu çağı “Whatsapp Grupları Çağı” olarak adlandırmak istiyorum. Malum-u aliniz günümüzde iletişimin büyük çoğunluğu Whatsapp adlı uygulama üzerinden yapılıyor ve gruplarla yapılan iletişim de genel içerisinde büyük yer tutuyor. Hepimizin hayatına 3’er 5’er girmiş bu grupların gündelik hayatımız içerisindeki ağırlığı düşünüldüğünde kimse Whatsapp Grupları Çağı’nda yaşamadığını iddia edemez sanıyorum. İddia eden olursa da zaten kendi ağızlarıyla tarihin karanlık çağlarında yaşadıklarını itiraf edecekler demektir. Bu durumda onlar için yapacak bir şeyimiz kalmaz. Çağ atlama yolunda fireler vereceğiz illa ki.

Zamanın gerisinde kalmamak lazım sevgili dostlar. Dünya ilerlerken arkasından treni uğurlayan yolcular gibi bakmamak lazım. İlk kompartımanda bir yer bulup oturmak lazım. Yoksa gün gelir birileri Işınlanma Çağı’nı yaşarken etrafımızda ateş böcekleri gibi yanıp yanıp sönerler de biz hala merkep sırtında tepeleri aşma çabasında oluruz.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Türkiye Sokak İsimleri Sözlüğü

Nüfus arttıkça evler, evler arttıkça sokaklar, sokaklar arttıkça da sokak isimleri çeşitliliği artıyor. Her yeni açılan sokakla birlikte sokağa isim verme ihtiyacı da hâsıl oluyor. Sokaklara isim vermek çok mühim bir hadise. Çocuğa isim vermek gibi adeta. Evinize gelen postacısından pizzacısına kadar envaı çeşit meslek erbabı nasıl bulacak sizi? Sokağınızın bir ismi olacak ki adam sizi bulabilsin. Peki bu sokak ismi konusundaki çeşitlilik ve değişkenlik büyük bir problem olarak varlığını sürdürmüyor mu?
Her sokak isminin bir tarihi, bir kökeni var. Yeni açılan sokağa ya da caddeye devlet büyüklerimizin isimlerini vermek eski bir adet. Örneğin Osmanlı döneminde bir vali, diyelim ki adı Ahmet Paşa, bir okul yaptırıyor şehre ve talebeler rahatça gidebilsinler okullarına diye ufak bir istimlak hamlesiyle okula giden yolu temizleyip cadde haline getiriyor. Haliyle caddenin adı Ahmet Paşa Caddesi oluyor. Bir reisi cumhur döneminde açılan bir cadde de onun inayetleri ile açıldığı için onun adıyla anılıyor. Doğal hadiseler bunlar. Benim sorun ettiğim durum yeni açılan sokaklara verilen isimler ve bu isimlerin zaman içerisinde değişime uğrayışları.


Kahraman milletimizin serdengeçti diye tabir edebileceğimiz şekilde canını hiçe sayarak vatanı, milleti, dini, devleti ve kutsal sayılacak tüm değerleri için tehlikelere atılması tarihimizin artık olağan diyebileceğimiz olaylarındandır. Bu şekilde şehit olanlarımızın sayısı da az değildir. Biz de milletçe vefayı bir semt adından öte manalarıyla tanıdığımız için her birine ayrı ayrı kıymet vermiş, unutulmasın diye çeşitli vesilelerle çeşitli yerlere vermişiz bu insanların isimlerini.
Son zamanlarda, bilgi akışının hızındaki artışa paralel olarak gelişen sosyal medyadaki popülerlik patlaması da sokak isimlerimize yeni bir kaynak oluşturuyor. Sosyal medyada bir müddet trajik ya da komik ya da mutluluk verici hikâyesiyle kendisine yer bulan kişi bir bakıyorsunuz ki bir yere ismi verilerek taltif edilmiş, yüceltilmiş. Böylelikle sokak isimlerimize kaynaklık edecek isim mecrası sayısını üçe tamamlamış olduk.


Burada benim sorun olarak tespit ettiğim durum zaman içerisinde kişilerin ve kendilerini kahraman haline getirecek olan olayların unutulacak olması. Büyük bir olayda kahramanca bir şekilde canını ortaya atan ve şehadet mertebesine erişen kişi de diğer trajik olayın kahramanı olan kişi de bir şekilde zaman içerisinde unutulup gidecek. Hele ki kişi adlarının sayısının yıllar içerisinde sürekli olarak artacağını da düşününce bu isimlerdeki artış insanımızın takip edebilme yeteneğinin çok çok üzerinde olacak. Bir sokağa ismini vermiş olan şahsiyet düşüncelerde “Kimdi acaba bu?” şeklindeki basit bir soru işaretiyle dahi kalmayacak, unutulup gidecek. Bu isim enflasyonu da taltif etmek istediğimiz kimselerin isimlerinin unutulmamasına yarayacak muhakkak lakin meselenin ne olduğu hatırlanmayacak bir süre sonra.


Daha acı bir ihtimalden söz etmeye dilim varmıyor fakat bir sokağa ismini vermiş olan şahsın zaman içinde hem kahramanlığının hem de kim olduğunun unutulması sebebiyle yerini başka birisine bırakması. Hiç unutmadık, unutmayacağız türü taze acı söylemleri tazelik bittikten sonra yerini daha taze olana bırakıyor ister istemez. İnsan nisyan ile malul, biliyoruz hepimiz.


İşte tüm bu sebeplerden dolayı, her şehir ve hatta her ilçe kendi sokaklarının isimlerinin kökenlerini araştırarak yıllık bazda yenilenecek bir “Sokak İsimleri Sözlüğü” oluşturmalı. Hangi kahraman, hangi yılda, ne sebeple verdi bu sokağa adını diye not düşülmeli tarihe. İnternette ve sosyal medyada geçen isimlerin kalıcılığını biliyorsunuz. Vefayı gerçek manada yaşatmak için kahramanlarımızın isimlerini ölümsüzleştirecek bir şekilde hikayelerini kayıt altına almalı, sokak isimlerinin altına da icabı halinde atalarımızın cami-çeşme gibi yerlere yaptıkları kitabeler gibi kitabeler hazırlamalıyız.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Şanzelize Düğün Salonu

“İnanmış bir adamın en az umursadığı şey meselenin sonunda ne olacağıdır.”


Yeni nesil Türk yazarlarının arasından harika kalemler çıkıyor. Benim yaş grubumda olup da kalemi çok kuvvetli olan yazarlar var. Bunlardan birini keşfettiğim zaman yaşadığım mutluluk ancak bir çocuğun farklı bir oyuncağa eriştiği zaman yaşadığı mutlulukla karşılaştırılabilir. Tarık Tufan’a peşin olarak teşekkür ediyorum “Şanzelize Düğün Salonu” için. Anadilimde bu kadar güzel bir romanı okumak lüksünü bana yaşattığı için.


“Rüya bu. Pek çok anlama gelebilir. Mana alemi geniştir, işaretlerin peşine düşersin ama seni nereye götüreceğini bilemezsin. Allah bilir. Mesele şu, bu işaretlerin seni götürebileceği her yere ve her şeye razı mısın? Bu yolun bütün sonuçlarına, bütün kalbinle açık mısın? Sonuç dert, çile, gam, keder, hüzün, acı, gözyaşı olsa da razı mısın? Merak için mi işaretlerin peşine gidiyorsun, heves için mi yoksa kemal bulmak için mi? Mesele bu. Rıza makamı ağır bir makamdır.”


Çizilen geniş çerçevede, üniversite ortamındaki gençler de var tasavvuf ortamları da ot içilip alkol alınan ortamlar da. Bir hayatın çeşitli bir arada olmazlarının etrafında dolaşmış, bir şekilde hepsini de oldurmuş yazar. Aynı eski hikayelerde olduğu gibi, sultanın sarayının üzerine develeri çıkarmış, imanlı bir kalp taşıyan bir vücudu şeytanın esaretine sunmuş, çeşitli imtihanlardan geçirmiş.


“’Baban ne iş yapıyordu?’
Şeyh benim babam. Bir İstanbul âsitânesinde mürşid-i kâmil. Dervişlerin seyr-i sülûkuna vaziyet ediyor. Allah dostu derler, babam aynı zamanda bir alim. Hadis ilminde icazeti var. Fıkıh ve kelamda da epeyce malumat sahibi.
‘Emekli. Şimdilerde bir şeyler yazıyor. Çevirmenlik filan yapıyor.’”


“Bir kadına âşık olmak demek, o kadının elini sürdüğü en ölümcül yaranın bile o anda iyileşeceğine dair mutlak bir inanca sahip olmak demektir. Bir kadına âşık olmak demek ona doğru yürürken attığın her adımda sızılarının da dinmesi demektir.”


Romandaki isimsiz kahramanın bir de aşk hikayesi var, olması gerektiği gibi. Yani öyle şarta bağlı bir aşk değil, delice bir aşk. Hakikaten de delilikten hisseler de çıkarabilirsiniz okurken. Aşk ve delilik arasındaki ince çizgiyle alakalı hisseler.


“Aşk bize kefil oluyor bir yerde. Kalan borcumuzu temizliyor. Borç dediğim, hayata olan borcumuz; iyi insanlara, deftere yazan bakkallara, az isteyince çok veren lokantacılara, yaptığı yemekten bir kap da sana getiren komşu kadınlara olan borcumuz. Kalan son canımızı kendi elimizle almamıza mâni oluyor. Tesellimiz oluyor. İyi tarafından bakalım. İnsanları masum olduğumuza inandırabiliriz. Ya da insanları boş verin; Allah’ı inandırırız. Âşık adamın kötülüğü de aşkı kadar aşikâr olur. Ne varsa yüzümüzde var işte. Başka da bir şey yok. Bu!”


Roman gerçek hayattan da kesitler içeriyor. Geçen senelerde ülke genelinde yaşanan elektrik kesintilerini bilmem hatırlar mısınız? Ben romanı okurken hatırladım birden. Günümüz dünyasında medya ne kadar gelişmiş, haberlere ulaşma imkânı ne kadar artmış olursa olsun -abarttığımı düşünebilirsiniz fakat- bin yıl önceki olaylar ne kadar akılda kalıcıysa bugünkü olaylar da o kadar akılda kalıcı. İnternete filan güvenmeyin boş yere. Matbu eserler olduğu sürece hadiseler gerçek olacak, öbür türlü değiştirilebilir olaylar, değiştirilebilir kayıtlar asla güvenilir olmayacak.

“Artık kimseler inanmayacak bir zamanlar bir kalbim olduğuna. Kimseler inanmayacak bir zamanlar bir yaranın hatırına gözlerimden kan akarcasına, şahdamarım çatlayacakmışçasına sustuğuma. Bir ismim olduğuna. Yaşadığıma. Kimse inanmayacak. İnanmasınlar olsun. Ben de inanmıyorum. Onlara, onların inandıklarına, kendime. Estağfurullah. İnanmıyorum. Estağfurullah. Anne ağzımı kapat. Ellerinle, zarif parmaklarınla, mis kokan avuç içlerinle ağzımı kapat. Sustur beni. Ağzımı kapat, dillerimden dökülen günahkâr kelimeleri tut. Beni sana inandır, kendime inandır, Allah’a inandır, meleklerine, peygamberlerine, kitaplarına, kaderin ve şerrin O’ndan olduğuna inandır. Beni çamura inandır ya da bir damla sperme.”


Tarık Tufan tarafından kaleme alınan bu eser 300 sayfa civarında. Kendini okutan bir kitap. Profil yayıncılık tarafından basılmış. Yazarın tarzı bağımlılık yaratabilir.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Utopia

Thomas More, beş yüz sene evvelinden kurduğu hayallerle imkânsızlığın sınırlarını çizmiş. Olmayacak şeyler, olmayacak dualar, hepsine toptan âmin. Ütopialılar iyiler, Ütopiyalılar gelişmişler, Ütopiyalılar dünya malına tapmıyor, para diye bir kavramları yok, erdemleri yüceltiyor insan türünün hemcinslerine ettikleri eziyetleri de hor görüyorlar. Fakat Mahsuni Şerif’in dediği gibi: Dünya zalımlar dünyası, gelen zalım giden zalım… Değişen bir şey olmadı beş yüz yıldır sevgili More. Durum bildiğin gibi.


Ütopialılar bir ada ülkesinde yaşıyorlar. Vahşice dünyayı keşfe çıkan ve kendileri kadar teknolojik silahları olmadığı için ironik bir şekilde vahşi olarak adlandırdıkları yenidünya halklarını katleden kâşiflerin günlüklerinde yazdıkları ile paralellik arz ediyor. Paraya önem vermiyorlar, insan olmanın erdemleri ön planda. Tek fark görüntüleri, bir de tabi ki savunmasızlıkları. Ütopia halkı ise coğrafi keşifler sırasında bulunup yok edilenler gibi değil, kendilerini savunabiliyorlar. Tek meziyetleri savunma değil tabi ki. Yazarın kurgu dünyasını ifade ettiği satırlar boyunca şaşırmamız için en fazla vurgu yaptığı nokta paranın olmayışı. Utopia ülkesinde para yok, dolayısıyla insan hırslarından hiçbirine yer yok. İnsanlar mutluluk içerisinde yaşıyorlar. Rahmetli kral Utopus öyle güzel bir medeniyet inşa etmiş ki. Şehirlerin her birinin düzeni belli; ekip biçilecek alanlar belli; yiyip içilecekler belli; insanların zamanlarını nasıl kullanacakları belli; giyim kuşamlara kadar her şey belli.


Sözü fazla uzatmama gerek yok, adından da belli ki böyle bir dünyanın adı ancak Ütopya olabilir. Bilmeyen var mıdır bilmiyorum ama Ütopya kelimesi de zaten Thomas More tarafından bu kitapta kullanılmış ilk defa. Çok düzenli, çok güzel bir dünya. Zaten para-pul hiç yok. Savaş olacak olsa paralı asker tutuyorlar çünkü çok zenginler. Hiçbir evde yemek pişmiyor çünkü şehirlerde yemek pişen merkezler var. Kimse pazardan aldığı şeye para vermiyor çünkü her şey bedava. Kimse bedava diye deli gibi abanmıyor çünkü açgözlülüğe gerek yok. Kimse 4 saatten fazla çalışmıyor çünkü gerek yok. Harika güzel dünya, muazzam sıkıcı. Böyle bir dünya ruh hastalıklarının da merkezi olacak bir yer. İnsanın en azından erdemlerini gerçekleştirebilmesi için erdemsizliğin olması gerekiyor. Fakirlik olmalı ki cömertlik anlamlı olsun, savaşlar olmalı ki barış değerli olsun, bazı hırslar olmalı ki hayatı kolaylaştıran bir nice güzel şey icat edilebilsin. Her şeyin iyi-güzel-düzenli-erdemli olduğu bir dünya hayal eden Thomas More böyle bir kitap yazmış, iyi niyetinden şüphem yok. Zalim bir kralın celladın önüne attığı, doğru bildiğinden taviz vermeyen bir kişilik olduğu için canından olmuş, bu bile More’un dürüst bir insan olduğunun kanıtıdır. Fakat yine de Utopia sinir bozucu diye tabir edebileceğimiz sıkıcılıkta bir yer.


Kitap 109 sayfa kadar Utopia ülkesini ve buradaki hayatın mükemmelliğini anlatıyor. Daha sonra Mina Urgan’ın Thomas More ve Utopia hakkındaki upuzun bir incelemeyle devam ediyor. Elimde İş Bankası yayınları tarafından 2008’de basılmış olan bir baskı var. Çeviriyi Sabahattin Eyüboğlu, Vedat Günyol ve Mina Urgan yapmış. 241 sayfalık eserimizin tarif ettiği sıkıcı dünya Mina Urgan’ın incelemesiyle daha sıkıcı olmuş. Şen olasın Thomas More.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Toplam 60 sayfa, 1. sayfa gösteriliyor.12345...102030...Son »