Arşivler

Son Yorumlar

Okuma Listesi

1- Birikimin Hamalları - Ali Ekber Doğan
2- 21. Yüzyılda Kapital - Thomas Piketty
3- Naylon Fiyaka - Zafer Ercan
4- Mekke'ye Giden Yol - Muhammed Esed
5- Doğru Bildiğimiz Yanlışlar - Abdülaziz Bayındır
6- Neoliberalizmin Kısa Tarihi - David Harvey
7- Ölümcül Öyküler - Edgar Allan Poe
8- Zihniyet ve Din - Sabri Ülgener
9- Bin Hüzünlü Haz - Hasan Ali Toptaş
10- Yaşayanlara Çağrı - Roger Garaudy
11- Korku ve Umut - Nihat Karademir
12- Roman Sanatı - Milan Kundera
13- Günlerin Getirdiği - Nurullah Ataç
14- Görme Biçimleri - John Berger
15- Niteliksiz Adam - Robert Mussil
16- Mit ve Anlam - Levi Strauss
17- Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti - Umberto Eco
18- Fontamara - Ignazio Silone
19- Halil Şerif Paşa - Michele Haddad

İnziva Diyalogları

İnziva Diyalogları iki arkadaşın akıllarına gelen bir fikrin meyvesi. İki farklı vilayette sürekli telefonla irtibat kuran bu iki arkadaş telefon konuşmalarının basit olmadığını fark ediyorlar. Muhtemeldir ki konuşmaları neticesinde yaşadıkları tatmin duygusu, zihinlerindeki açıklığın verdiği ferahlık onları paylaşmaya itiyor. Aynı tatmini başkaları da yaşasın, başkaları da düşünsün, zihinlerini açsın diyorlar. Sonrasında bu kitap ortaya çıkıyor. Yaklaşık yirmi telefon görüşmesinin bir şekilde kaydedilip çözümlenmesi ile bu kitap ortaya çıkıyor.


12 Eylül döneminin sol görüşlü iki öğrencisi, görüşleri fazla değişmemiş ve konuşmalar bu minvalde akıyor. Sözde solcu olup davranışta bunu yansıtmayanları eleştiriyorlar. Sol fikrin Türkiye’de henüz ölmediğine ve hatta bir gün dirileceğine kendilerini inandırmaya çalışıyorlar. Ben tabi ki inanmıyorum buna, toplumcu tüm fikirler bir daha dirilmemek üzere ölmüştür. Bugün yaşadığımız İslam dininin bile toplumcu tüm özellikleri ayıklanmış, kapitalizme uyumu sağlanmışken ilahi olmayan toplumcu fikirler tekrar dirilebilir mi? Tabi iki eski tüfek açısından ümit iyi bir şey, daha gençler içinse zararlı bir romantizm…


İkilinin diyalogları çok farklı alanlarda sürüp gidiyor. Edebiyat tarihinden bir bakıyorsunuz ki kendi aile tarihlerine kaymışlar ardından bir başka diyalogda eğitim sistemi üzerine konuşuyorlar. Tabi ki eğitim sistemini incelerken sosyalist görüş bağlamında yorumlarda bulunuyorlar. 12 Eylül her ikisi için de önemli bir travma olmuş. Olayları 12 Eylül etrafında yorumluyorlar. Olaylar demişken kitabın daha taze olduğunu söyleyeyim. Bu sene çıkmış olan kitap 2016 yılındaki diyaloglardan oluşuyor ki bu da kitabın güncel oluşu manasına geliyor. Gündelik olaylardan bahsedildiği için güncel bir kitap diyebiliriz.


Kitabın güzel tarafı olaylara objektif olarak bakabilmiş olmaları, çekinmeden sol görüşün de eleştirisinin yapılıyor olması. Çoğu yerde ben de sol fikrin halk düzeyinde karşılık görmemesinin sebebinin halkın yok sayılmış olmasında olduğunu söylemişimdir, bu kitaptaki diyaloglarda düşüncem paylaşılmış.
Sözü uzatmadan nihayetten bahsedeyim. Umut iyi bir şey mi değil mi sorusunda gelip tıkanıyoruz. Konu sol fikir ya da sağ fikir değil benim açımdan. Dünyanın ve insanların gittikleri yön. Başkaları için iyilik düşünmenin modası geçmiş bir fikir olarak raflara kaldırıldığı bir gün ve müzelerde saklanacağı bir gelecekten bahsediyorum. Bunun insanlığın sonu olacağını da buradan rahatlıkla görebiliyorum. Cengiz Türüdü ve Naim Kandemir’in diyaloglarına baktığımızdaysa hep bir umut var. İnşallah onlar haklıdırlar.


İnziva Diyalogları Notabene Yayınlarından çıkmış. 2016 yılındaki diyaloglar henüz taze. Kitap 200 sayfa.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Koleksiyoncu

John Fowles’le daha önce tanışmıştım. Yıllar önce Büyücü adlı kitabını alıp okuduğumu hatırlıyorum. Geçenlerde okuduğum bir kitabın (hangisiydi Allahım) önsözünde yazar Fowles’in “iyi bir uydurukçu” olduğunu yazmıştı, yeniden hatırladım. Başka romanlarını da okuyayım derken elime Koleksiyoncu geçti. Fowles’in ilk kitabıymış.


Kitapta birbirine taban tabana zıt iki karakter var. Av ve avcı, mahpus ve gardiyan, kaçıran ve kaçırılan, Fred ve Miranda. Bir kasabada basit bir işte çalışan normal bir adam ve onun asla ulaşamayacağı, güzel, kolejli, üst sınıf bir kızcağız. Sonra bir gün adamın talihi dönüyor ve bu talih dönüşü kız için talihsizlik oluyor. Çünkü delice aşıktır adam kıza ve cidden de delidir.


“Seninle konuşurken hiç çıkış olmadığı izlenimine kapılıyorum. Bundan da nefret ediyorum. Senin yüzünden. Her zaman benim inebileceğimden bir basamak aşağıda oluyorsun.”

“Sonradan öldürmek zorunda kalacağım bir kelebeğin kozasından çıkmasını seyrettiğimdekine benzer bir duyguya kapılmıştım. Yani, güzellik her zaman altüst eder; ne yapmak istediğini, ne yapması gerektiğini karıştırır insan.”

“Benim için her şey ya güzeldir ya da değildir. Anlayabiliyor musun? İyi ve kötü diye düşünmüyorum. Yalnızca güzel veya çirkin. İyi olan birçok şeyin çirkin, kötü olan birçok şeyin de güzel olduğu görüşündeyim.”

“Sıradan insan uygarlığın lanetidir.”

“Nükleer Silahsızlanma Kampanyası’nın gerçekte hükümeti pek fazla etkileme şansı olduğuna inanmıyorum. Göz önüne alınması gereken şeylerin ilki bu. Yine de bunu kendimize saygımızı korumak için, kendimize, erkek olsun kadın olsun her birimize ilgilendiğimizi kanıtlamak için yapıyoruz, kaygı duyduğumuz bu.”

“Slade’de sana kişiliği, genel olarak kişiliği, dışavurmayı öğretiyorlar. Ama çizgine veya resmine kişilik vermekte ne kadar yetenekli olursan ol, kendi kişiliğin dışavurmaya değmiyorsa, bu hiçbir işe yaramaz. Şans işi. Safi rastlantı.”

“O gün, G.P. bana, dürüst yoksullar parasız sonradan görmelerdir, demişti. Yoksulluk onları iyi niteliklere sahip olmaya ve para dışındaki şeylerle gurur duymaya zorlar. Ama servete konarlarsa, parayı ne yapacaklarını bilemezler. Bütün eski erdemleri unuturlar, zaten onlar da gerçek erdemler değildir ya, neyse. Tek erdemin daha çok para kazanmak ve harcamak olduğunu düşünürler. Paranın hiçbir anlam ifade etmediği insanların var olduğunu akıllarının ucundan bile geçiremezler. En güzel şeylerin parayla ilişkisiz olduğunu.”

Bir gün, kelebek koleksiyoncusu Fred, koleksiyonunun en değerli parçası olacak olan Miranda’yı kaçırıp uzak bir yerdeki bir mahzene kapatır. Kitap ikisinin arasında geçen olayları ve konuşmaları içeriyor bununla birlikte Miranda ile başka bir ressam G.P.’nin (kaçırılmadan önce) aralarında geçen diyaloglar da var. Birkaç alıntı yaptım yukarıda, detaya inersem kitabın tam özeti olacak o yüzden inmiyorum. John Fowles’in ilk kitabı Koleksiyoncu; Ayrıntı Yayınları tarafından yayınlanmış. Tercümeyi Münir Göle yapmış. 300 sayfa civarında.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek

Arşiv niteliği taşıyan bu kitap bugünden geleceğe gönderilen bir mektup gibi. Asıl hedef kitlesi ben olmadığımı düşünüyorum zira kitapta anlatılanların birçoğuna şahit oldum. Benden sonraki nesil için bir anlam ifade edecek ama. Eski kuşakta insanlar nasılmış, şartlar nasılmış gibi soruları olan insanlar için bir cevap olacak. Kitap 70’li yılların ve 80’lerin bir kısmının Türkiye’sinin portresini çiziyor bizlere.

“Bu çağın çocuklarının yaşadıklarının şans olup olmadığından kimse emin değil. Bir yığın tüketim ürünüyle donatılan hayatlarında şimdiki çocuklar çok yalnız. Yaratıcılığı kışkırtan yokluk ortamında değil; sıkıntıyı büyüten, derin bir tembellik ve umursamazlık yaratan bolluk ortamında büyüyorlar. İlaç kutularından araba yapmak, gazoz kapağı biriktirmek, dergilerden artist resimleri kesip deftere yapıştırmak onlara göre değil.”

Yukarıda alıntıladığım cümle önemli. Kitapta anlatılanlara çok girmek istemiyorum zira her konu başlı başına bir “alıntılanma metaı.” Yukarıdaki cümle ana argümanlardan birisi. Şimdiki insanlar bolluk ve tüketim ortamında bir iki kuşak öncenin insanı kadar mutlu olamıyorlar zira hiçbir şeyin kıymeti yok. Hızlı tükettiklerimizin başında da mutluluk geliyor.

“Temizlik kolu, Kızılay kolu, gezi ve inceleme kolu, tiyatro kolu, kültür edebiyat kolu, trafik kolu, sağlık kolu gibi, kâğıt üzerinde tasarlanırken çok iyi düşünülmüş, ama pratikte hemen hiç uygulanmayan bu kolların üyeleri seçimden birkaç ay sonra hangi kola seçildiklerini bile unuturlardı.”

“Ama renkli televizyon ağır komplekslere neden oldu. Tutumluluk çağının kapanıp tüketim yıllarının başladığına işaret ediyordu. O zamana kadar yoksulluğundan utanmayan ve yoksul görünmemek için onuruyla bağdaşmayacak davranışlara eğilim göstermeyen toplumda, yoksulluğundan utanma ve gizleme eğilimleri başladı. Ekranların renklendiği ilk yıllarda bazı çocuklar, evlerindeki televizyonun hâlâ siyah-beyaz olduğunu söyleyemediler.”

“Hayata giren resimler inanılmaz miktarda artmıştı, albümlerde saklanması neredeyse olanaksızdı. Anıların ve fotoğrafın taşıdığı estetik değer azaldı. Hayata giren fotoğraf miktarı çoğalınca, değeri düştü. Oysa eskiden fotoğrafların arkasına yazılar yazılır, albümlerin yapraklarının arasında çiçek kurutulurdu.”

Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek; Ayfer Tunç’tan okuduğum ikinci kitap. Yazarın anlatımı çok güzel, normalde sıkılacağım bu tarz bir kitabı bile zevkle okuttu bana. Sanırım yazdığı her şeyi okuyacağım bu sıralar. Can Yayınları tarafından basılan kitap 450 sayfa civarında. 80’leri küçük şehirde yaşamış birisi olarak benim için sadece bir hatırlama oldu fakat daha sonraki kuşaklar için ilginç olabilir. Teşekkürler Ayfer Tunç.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi

Kitaba başladıktan sonra öyle bir rüzgâra maruz kalıyor ki insan, bitiminde derin bir nefes almadan edemiyor. Olalar ve kişiler sağanak gibi yağarken; bir an bile gözden kaçırmamam gerek dikkatiyle kitabı okumak gerçekten eşine az rastlanır bir deneyim. Ayfer Tunç, kitabıyla adeta şov yapmış. Zekâsıyla okuyucuyu sıra dayağından geçiriyor. Bütün bu olay örgüsünü baştan sona kurabilmek, birbiriyle yan yana geçen labirentlerden ustalıkla çıkabilmek ancak dahi bir zekânın yapabileceği bir şey, bu kitap bir deha ürünü. Kitaptan altını çizdiğim bir satır bile olmayışı da akışın kuvvetinden kaynaklanıyor. Akışa o kadar dikkat kesildim ki, altını çizeceğim herhangi bir satırın bütünle olan/olabilecek ilişkisini göz ardı etmek zorunda kaldım.

Mutasarrıf Hüsnü Simavi Bey’in yumuk gözlü karısı Esma; Kulaksız Ziya ile Dahi Barhun’un babaları tembeller şahı Memnun; Mıhitaryan Ermeni Okulu’nun müdürü Serop Efendi; Üç Etekli Deli Emine; Ruh Sağlığı Hastanesi’nin bodur nöropsikiyatrı Nebahat Özdamar; Maserati Reşat; Ağzı bozuk Cevriye Abla; Hayırsız Bolat gibi saymakla bitiremeyeceğim ve hangisinin esas karakter hangisinin yan karakter olduğuyla ilgili fikir yürütmenin imkânsız olduğu yüzlerce birbirinden ilginç karakterin cirit attığı roman bir akıl hastanesinin etrafında dönen olaylar ve kişiler zinciri olarak görünse de aslında her olay tamamına erdirilmeden, her kişinin derinlemesine bir tahlili yapılmadan bırakılmamış. Roman kişisi olay örgüsüne dâhil olduğu andan itibaren kendi haline bırakılmıyor.

Yüzlerce kişinin her birisi gelmişinden geleceğine kadar tüm hayatıyla okuyucuya aktarılıyor. Basit olaylar neticesinde hayatın akışının değişmeleri, çakışsalardı çok farklı yaşayacak olan insanların birbirlerine teğet geçip gitmeleri; birbirlerine çok yakın olan insanların, geçmişlerinde ya da genetiklerinde birliktelik olan insanların bir sokakta karşı karşıya gelip de birbirlerini tanımamaları gibi hayatın akışında var olan tüm olayların örneklemi çıkarılmış ve beş yüz sayfalık kitap beş yüz sayfa daha aynı hızla gidebilirmiş.

Bu kadar çok kişinin olduğu, bu kadar hızlı, bu kadar eğlenceli bir kitap okumamıştım uzun zamandır. Ayfer Tunç adını duymuştum fakat okumak kısmet olmamıştı. Çok şey kaçırmış olabilirim. Bütün kitaplarını okumak istiyorum artık. Böyle bir dehanın karşısında şapka çıkarılır ancak.

500 sayfaya yaklaşan Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi; Can Yayınları tarafından 2009 yılında basılmış. Teşekkürler Ayfer Tunç.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Kasabalılar

Dünya kurulduğundan beri insanlar birbirlerine ceza veriyorlar. Ceza kavramı binlerce yıldır yeterince tartışıldı, benim üzerine söyleyeceğim pek bir şey yok. Mantık yürütünce, bir arada yaşayan insanların güven içerisinde olmaları için belirli suçların işlenmesine yönelik önlemlerin alınması huzurlu bir sosyal hayat için kritik önem taşıyor. Bir insan cinayet işleyip sonrasında elini kolunu sallaya sallaya dolaşabiliyorsa toplulukta güven duygusu yok olur, bireysel silahlanma artar, olur olmaz sebeplerle cinayetler işlenmeye başlar ve hayat yaşanmaz olur. Hırsızlık suçundan cinsel suçlara kadar çeşitli suçlar vardır ve sağlıklı bir toplumsal hayat için topluluklar, kendi oluşturdukları devlet mekanizmaları vasıtasıyla bu suçlar için cezalar belirlerler ki huzur içinde yaşayabilsinler. Zaman içinde ortaya çıkan devlet kavramının varlığını sürdürebilmesi için de çeşitli suçlar ve cezalar tespit ve tayin edilmiştir. Devlet mekanizması canlı bir varlıkmış gibi ona karşı olan suçlar tek tek belirlenmiş ve cezalar oluşturulmuştur. Düzensizlik bundan sonra başlıyor. Devlete karşı düşman olanların konumlandırılmasında ve cezalandırılmasında bazı orantısızlıklar ortaya çıkıyor. Bir bakıyorsunuz ki, toplumsal hayatın huzurlu bir şekilde devam etmesi için var olan devlet mekanizmasının düşmanları, toplum düşmanlarına oranla çok daha ağır cezalara çarptırılıyorlar. Bir cani, canavarca hislerle ve eziyet çektirerek cinayet işleyen, ırza geçen, hırsızlık yapan kısa süre sonra huzurunu bozduğu toplumun huzurunu bozmaya devem ederken devlet düzenine karşı eylemde bulunanlar ağır işkencelerden geçiyor, idam ediliyor, güneşi bile göremiyor bu eylemler neticesinde. Tabi ki devlet mekanizması önem taşıyor, tabi ki devamının önündeki engeller kaldırılması gereken engeller, tabi ki biz Türkiye Cumhuriyeti olarak var olduğumuz için dünyaya karşı göğsümüzü gere gere “özgür” olduğumuzu haykırabiliyoruz fakat devletimizi korurken aldığımız tedbirler zaman zaman fazla ağır olmamış mı? 12 Eylül dönemini ben yaşamadım, Allah böylesi kaos dönemlerinden bizi muhafaza etsin. O dönemde değişik fikir akımlarına kapılan gençleri işkencelerden geçirmek, idam etmek, hapis yatırmaktan ziyade ikna edecek fikirler geliştirilemez miydi? Bunu geçtim, sadece işkence kısmı bile uygulamaların hukukiliğini iptal etmiyor mu? Hadi diyelim orantısız cezalar var, hapiste yatırmalar var, idamlar var fakat işkence bunların hepsinin dışında ve hepsinin üzerinde büyük bir kötülük. Fiziki ve psikolojik olarak insanlara sadece insan olmalarından kaynaklanan hakları vermemek ve ihlal etmek ne kadar büyük bir vahşettir. Bunları yapanların göğüs kafeslerinin içinde hangi organlar var hangileri kayıp acaba?

Tüylerimi müspet değil de menfi manada diken diken eden kitaplardan birini daha okudum. Foucault’un Hapishanenin Doğuşu kitabını hatırladım nedense. Bundan 40 sene kadar evvel ülkemizde yaşanan hadiselerin daha yereldeki görünüşünü çizdi kitap. Kasabalılar, Manisa’nın Turgutlu ilçesinde dünyaya gelmiş ve Komünist fikirlerle tanışmış beş ayrı kişinin öykülerine ayrı ayrı yer vermiş bir kitap. Bu beş kişi yaşadıklarını tafsilatlı bir şekilde anlatmışlar. Bu fikirlere nasıl kapıldıkları, ne tür baskılar gördükleri ve nihayetinde işkencelerle geçen hapishane hayatlarını anlatmışlar. Suç ve ceza kavramları açısından bakıldığı zaman yukarıda bahsettiğim durum aynen ortaya çıkıyor. Devlet mekanizmasının kendi varlığını korumak için aldığı tedbirler ve bu tedbirlerin süreç içerisinde insani olmaktan uzaklaşması durumu söz konusu. Ayrıntıları vermeyeceğim ama insan üzülmeden edemiyor kendi türünden varlıkların yaşadıkları için. Suç ne olursa olsun, cezası fiziki işkence olamaz/olmamalı.

Kitabı okurken çok sık referans verilen Deniz’ler, Mahir’lerle ilgili daha önce okuduğum Gülünün Solduğu Akşam kitabından bahsederken fikirlerimi paylaşmıştım. Halk için ve fakat halka rağmen devrim yapmak, insanları mutlu etmek için çaba gösteren bu insanların önemli bir eksiği bu kitapta da ortaya çıkıyor. Ne kendileri hakimler konularına ne de halk kitlelerine ulaşabilmişler. Devletin bu insanları bu şekilde cezalandırmış olması bu açından da orantısız. Zaten karşılık bulmamış olan bu fikirlerle ilgili alınan tedbirler abartılı. Erdal Öz’ün kitabından bahsederken de demiştim. İnsanların sizden ve fikirlerinizden haberleri yoksa, onlarla birlikte değilseniz onlar için eyleme kalkışmanız da anlamsız. Biyografileri anlatılan beş kişi de az çok bundan bahsediyorlar hikayelerinin sonunda.

Hapishane ile ilgili kitapları okurken hep Sabahattin Ali’leri, Nazım Hikmet’leri, Necip Fazıl’ları düşünüyoruz. Kasabalılar, hapishanenin bunlarla sınırlı olmadığın, adını bilmediğimiz bir nice insanın da aynı çemberden, farklı şiddetlerle geçtiğini gösteriyor bize. Adını bilmediğimiz bir nice insan kat kat daha ağır eziyetlerden geçmişler bu ülkenin tarihinde. Yazık.

Etki Yayınlarından çıkan, Sait Almış ve Mehmet İnanç Turan’ın hazırladıkları bu 240 sayfalık kitapta Necdet Ayma, Zeki Çetinkoç, Adnan Ayan, Mustafa Pekdoğru ve Hayri Bökü adlı kişilere ait 12 Eylül dönemi hapishane anılarını bulacaksınız.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Pardayan’ın İntikamı – Fausta Vaincue – Pardayanlar 4. cilt

Pardayanların 4. cildi Pardayan’ın İntikamı adını taşıyor.  Fausta vaincue kitabın orijinal adı. Okuyucu bu kitaptan itibaren Şövalye’nin yapıp ettiklerine şaşırmayı bırakıyor fakat yine de kalbinin çarpıntısının okumaya eşlik etmesine de engel olamıyor. Şövalye her satırda biraz daha büyüyor, biraz daha güçleniyor, gerçek bir kişiden fantastik bir kişiye giden mesafede biraz daha ilerliyor gibi.

“Size vaktiyle de söyledim Madam. Dük de Guise, Kral olamayacaktır. Deviniere lokantasının önünde kendisiyle karşılaştığımdan beri onunla görülecek hesaplarımızın yekûnu epey kabardı. Maurevert’e gelince, onu öldüreceğim Madam. Neden öleceğini sorun anlatsın… Nihayet Madam, Dük d’Angouleme’yle Violetta da muhakkak birbirlerine kavuşacaklardır. Hayret ediyorum size… Nasıl oluyor da sevişen iki genci, birbirine kavuşturmak gibi büyük bir iyilikten zevk almıyor, saadet duymuyorsunuz? Bence böyle bir hareket doksan tane krallık ve papalık tacına değerdi.”

Konuşmadaki kendine güvenin kaynağı temiz kalplilik. Kötülük düşünmeyen bir insan bu kadar güvenli konuşabilir ancak. Guise’nin kral olmasını istemiyor çünkü o kötü bir insan. Sevenlerin kavuşmasına da kimse mani olamayacak çünkü sevenleri kavuşturmak erdemli bir davranış.

Pardaillan atı bir halkaya bağladı: “Yazık ki kabul edemeyeceğim Madam! O kadar fakir bir adamım ki ne evim ne de ahırım var… Zaten bir binek hayvanım da yok değil. Şimdi bunu da alırsam, birinden biri muhakkak aç kalıp ölecek…”

Fakirlik de Şövalye için bir tercih meselesi. Fakir olmayı tercih ettiği için fakir. İstese her türlü servetin üzerine konabilir fakat değer veremiyor maddi şeylere. Koca bir kontluk arazisini köylülere bağışlayabiliyor. Servet sahibi olmuyor değil, eline para geçer geçmez hemen dağıtıyor hepsini. Kendine miras kalan para ve binayı fakirler için aşevi haline getirip gönül rahatlığıyla fakirliğe doğru at sürüyor.

Kitabın adındaki intikam mevzusu da Şövalye’nin tarzına göre çözülüyor. İntikam için eline geçen her fırsatı değerlendirmiyor. Aniden saldırma, baskın verme, şaşırtma gibi davranışları kendine yakıştırmadığı için intikamını hep daha uygun ortamlar için ertelemek zorunda kalıyor. İntikam fırsatı eline geçince de affetmek taraftarı oluyor genellikle.

“İster kral, ister prens, isterse ne olursa olsun… Sofra, sofradan anlayan adama hazırlanır!”

Sofra kısmından bahsetmedim şimdiye kadar sanırım. Şövalye tüm bu kahramanlıkları yaparken beslenmesini de mümkün mertebe ihmal etmemeye çalışıyor. Zevaco’nun tabiriyle iki kişilik yiyip dört kişilik içiyor. Sabah kahvaltısında yarım şişe şarapla birlikte börek, akşam yemeğinde bir tavukla dört şişe şarap içtiği vakidir.

Pardaillan buna cevap olarak: “Teslim olun!” diye bağırdı. Aşağıdan komutanın sesi duyuldu: “Allah belasını versin! Onbeş kişinin bir tek kişiye teslim olduğu görülmüş şey midir be?”

Defalarca bahsettim ama yine de bu kendine güveni bir defa daha gülümseyerek söylemeden edemeyeceğim. On beş kişilik bir düşmanı teslim olmaya çağırmak da tam Pardayan’ca bir hareket. Bu ciltte yine gülümseyerek okuduğum ve aklımda kalan yerlerden birisi de kendisini öldürmek için tutulan kiralık katile kızmayıp adama kendisi için sadece üç ekü verilmesine kızması. Adama bahşiş bile veriyor fakat söylenip durmadan da edemiyor: “Demek benim hayatıma üç ekü kıymet biçti ha? Vay canına? Üç ekü ha? Pek az canım, pek az!”

Kendisinden kralı öldürmesi için yardım isteyen Jacques Clement’e verdiği cevap da efsane: “Şimdi aziz dostum, biraz önce bana “Ben düello etmeye gidiyorum, benimle beraber gelin de rakibimin şahidiyle beraber siz de bulunun” deseydin, ben: “Hay hay, gidelim o yabancının kafasını birlikte keselim,” derdim. Eğer siz, on Kralın hücumuna bile uğrasaydınız, bunlardan biri Valois olsa bile bu on Kralla birden mücadeleye girişirdim. Ama şimdi benden, elinizden tutup sizi, öldürmeyi düşündüğünüz kimsenin yanına kadar götürmemi istiyorsunuz. Bu prensiplerime uymaz!”

Evet aziz dostum Şövalye. Seni bu yüzden seviyorum zaten. Hiçbir şey için olmasa da bu prensiplerin için. Bu temiz kalpliliğin, dürüstlüğün, vefakarlığın için. Doğru sözlü oluşun ve doğru bir sözü sarf etmek için uygun zaman kollamayışın için seviyorum. Karanlık köşelerde doğru sözleri söylemeyi herkes başarır. Zor olan senin yaptığın gibi, doğru sözü en korkulacak, en kaçılacak, en olmadık yerlerde söylemek.

Dördüncü cilt de böylelikle sona ermiş oldu. Beş yüz sayfaya yaklaşan bu ciltte aziz dostumuz Şövalye hem Fausta ile hem Guise ile mücadele ediyor hem de 16 yıl önce eşini öldüren adamdan öç almak için koşturuyor. Bunlar yetmezmiş gibi ülkesinin kaderi için de mücadele ediyor. Baskan yayınları tarafından 1973 yılında basılmış olan bu ciltte yine Cemil Cahit Cem çevirisi kullanılmış. Hepsinin ruhu şad olsun. Zevaco’nun da Cem’in de ve tabi Pardayan’ın ölümsüz ruhu da.

 

 

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Thibault’lar Gri Defter – Yetiştirme Yurdu

Roger Martin du Gard yeni tanıştığım bir yazar. Edebiyat biraz da arkeolojiye benziyor böyle bakınca. Doğum tarihlerimiz arasında 100 yıl olan bir yazarla bugün tanışmamız binlerce yıldır toprağın altında bekleyen bir sanat eseriyle yeni tanışmamızla benzeşmiyor mu?

İşte böyle oluyor. Bazen bir yer tezgâhında bazen fazla geveze bir satıcının anlaşılmaz sözlerinin arasında rastlıyorsunuz yeni bir yazara. Bazen sizinle aynı yaşlarda oluyor bazen de okuna okuna sararmış sayfaların arasında buluyorsunuz onu, yeni bir yazarı. Roger Martin de bunlardan birisi. 1958 yılında vefat etmiş ve 1937 yılında da Nobel ödülünü kazanmış. En bilinen eseri de serisinin birinci ve ikinci kitabından bahsedeceğim Thibault’lar.

Jacques yumruklarını sıkıyordu: “Hayır, hayır, yine de hayır!” diye bağırdı. “Demek şimdiden her şeyi unuttun ha!” Sinirinden kolunu öyle germişti ki, artık sıraya oturmuyor, sanki bir odun parçasıymış gibi, koluna dayanarak duruyordu. Şimdi okula, rahibe, Lise’ye, mubassıra, babasına, topluma ve dünyaya egemen olan adaletsizliğe karşı şiddetli bir kin duyuyordu içinde, gözlerinden kıvılcımlar saçılıyordu. “Hiçbir zaman inanmazlar bize!” diye bağırdı. Sesi boğuklaşmıştı: “Gri defterimizi çaldılar! Anlamıyorlar, anlayamazlar! Papazın suçlu olduğumu söylemek için beni nasıl sıkıştırdığını bir görseydin! Ah! Ne cizvitçe bir hali vardı bilsen! Ona göre sen protestan olduğun için her kötülüğü işleyebilirmişsin!..”

Thibault’ların birinci kitabını Cem Yayınları basmış. 1996 yılındaki ikinci baskısı var elimde. 8 bölümden oluşan serinin ilk iki bölümü olan “Gri Defter” ve “Yetiştirme Yurdu” var bu kitabın içerisinde. Yapı Kredi Yayınları da daha sonra basmış seriyi fakat onlar 3 kitapta bitirmişler, bendeki seri 6 kitap boyunca sürüyor yanlışım yoksa. Bu baskıyı pek beğenmedim. Çok fazla kelime hatası yapılmış fakat çeviri çok güzel, Adnan Cemgil kazandırmış bu eseri Türkçeye.

B. Thibault ayağa kalkarak: “Saygısız!” diye bağırdı. “Ah, bunun böyle olacağını biliyordum! Sofrada ağzından kaçırdığın bazı sözler, okuduğun kitaplar, gazeteler… Ödevlerini yerine getirişindeki isteksizlik… İşin aslı şu: dinin ilkelerinden uzaklaşma, ardından da ahlaki anarşiye yuvarlanma ve sonunda başkaldırma!…”

317 sayfalık bu eserde Thibault ailesinin, geçtiğimiz yüzyılın başlarının Fransa’sında geçen öyküsünün bir kısmını bulacaksınız. Baba ve iki erkek evladının karakteristik özellikleri, zaman zaman birbirlerine benzeyen zaman zaman ayrılan yönleriyle birlikte yaşadıkları toplumla ilgili Protestanlık-Katoliklik ayrımı gibi bazı ayrıntıları da bulacaksınız.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Pardayan ve Fausta (La Fausta) Pardayanlar 3. Cilt

Seri üçüncü cilt ile devam ediyor. İlk iki cilt tek maceraydı, üç ve dördüncü ciltler de farklı bir macerayı içeriyor. Bu ciltte olaylar geçen ciltte bırakılan yerin 16 yıl sonrasında başlıyor. Bu yüzden biraz daha olgunlaşmış bir kahraman var karşımızda. Artık kim olduğunun ve nelere muktedir olduğunun farkında. Uğruna cefalar çektiği ve dünyalara meydan okuduğu aşkını kaybetmiş. Onun kaybına sebep olan adamın peşinden dolaşarak geçirmiş bu kadar seneyi. Kendisine verilen kontluk unvanını da gelirini de bırakmış, beş parasız bir halde intikam peşinden koşmuş.

“Babamdan bana miras kalan serseri hayatı yaşamaya başladım. Montmorency’den ayrılırken Margency kontluğunun bana verildiğini belirten bütün belgeleri orada bırakmış, beş parasız yola çıkmıştım. Çok kere bir saman yığını üstünde yattım, Huguette…”


Bu süre zarfında sadece intikam isteği kendisini ayakta tutar kahramanımızın. Hayatla bir bağlantısı kalmamıştır, ölmek ister fakat ölemez.


“Ölmek zor iştir kardeşim!.. Ben kaç defa denedim… İnsan kolay kolay ölmüyor!”


Dediğim gibi kahramanımız biraz daha olgunlaşmış. Belki de yazarın ifade kabiliyeti biraz daha güzelleşmiş iki hikaye arasında. Pardayan ya da kitapta yazıldığı gibi Pardaillan yine kendinden emin, yine korkusuz, yine yenilmez. Dünya ise binlerce yıldır aynı dünya, bugün de olduğu gibi.

“Dünyada ne tarafa baktımsa pislik ve rezillikten başka bir şey göremedim. Eğer ruhu elmas gibi parlak, bilgisi geniş ve kalbi temiz bir Şövalyeye rastlamış olsaydım, derhal onun hizmetine girerdim. Uzaktan parlak ve büyük görünen birçoğunu yakından tanıdım ve bunların gerçekte çok aşağılık kimseler olduklarını ve onlara ayak uydurabilmem için alçalmam lazım geldiğini anladım… Ama, başımı kendi boynumdan daha aşağıya indiremezdim. Onun için kendi hizmetime girmekten başka çare bulamadım!..”


Aziz dostumuz Mösyö de Şövalyeyi sevmemiz için sebeplerimiz bu kitapta da gittikçe derinleşiyor. Şövalyenin özelliklerinden cesaretten bahsetmiştim:


“Bana adıyla sanıyla Şövalye de Pardaillan derler. Ben varken kimseden korkmayın…”


Cesareti kutsayan bir yapısı olduğu gibi korkaklardan da asla hazzetmiyor.

“ – Şimdi Fransa tahtı bomboş Şövalye, Üçüncü Henri’ye ne dersiniz?
– “Ne diyeyim, Madam? Kaçmış, gitmiş… Kaçanlar hakkında çenemi yormam!..”

Dünyada henüz paranın hâkimiyetini insanlığın kalesinin tüm burçlarında ilan etmediği zamanlar. Maddi başarıların, her yolu mubah kılma eğiliminin henüz hoş görülmediği zamanlar. İyiliğin ve doğruluğun gerçek erdemler olarak başköşede olduğu zamanlar. Gerçekten böyle zamanların olmadığını ben de biliyorum, kitapta da geçmiyor böyle ütopik bir dünya fakat insan yine de hayalini kuruyor Şövalye sayesinde.

“-Peki bu yardımınıza karşılık benden ne isteyeceksiniz?
– Hiçbir şey!..”

Gördüğünüz gibi, iyiliğin illa ki bir karşılığının bulunması gerekmiyor Pardayan için. Üstelik yaptıklarından dolayı yüzüne karşı övülünce de ağzını ayırıp gevrek gevrek gülmüyor, bunu da bir sıkıntı addediyor. Çoğu zaman çok büyük kahramanlıklar yapmasına, Fransa’nın kaderini çok zaman ellerinde tutmasına rağmen.


“Pekala, dedi, mademki öyle istiyorsunuz, gidelim. Fakat ben işin sonunun nereye varacağını biliyorum. Yine son sözü emektar kılıcım söyleyecektir.”

En sevdiğim yönlerinden birisi de en imkansız zamanlarda en olmayacak şeyleri iddia etmesi.


“-Bence Dük de Guise asla Fransa kralı olamayacaktır!
-Niçin? Söyleyin bakalım, niçin?..
-Niçin mi? Çünkü ben istemiyorum da ondan…”

Dük de Guise o zamanlar Fransa tahtını elde etmek üzere olan bir asilzade. Burada Zevaco’yu yine takdir ediyorum, gerçek tarihi olayların arasında bu maceraları ne kadar güzel işlemiş.


“Pardaillan sağ avucunu açıp salladıktan sonra: “Şu el suratınıza inmişti, Dük hazretleri… O zamandan beri adınız, yüzü yaralı değil, ‘yüzü şamarlı Guise’dir.”

Şövalyenin kendisinden üçüncü tekil şahıs olarak bahsetmesi de hadiselere destansı bir hava katmıyor değil. Karşısına çıkanlara iyi birer ders verdikten sonra sıklıkla onları affeder ve aşağıdaki gibi de kendi ismini vermeden edemez:

“Bir daha böyle bir şey yaparsanız, cezanız çok ağır olur, Şövalye de Pardaillan bu seferlik sizi affetti.”


Hürriyet tutkusu da Pardayan’ın bir diğer önemli özelliği. Yiğitliğinin bir diğer kaynağı da hürriyet tutkusu zaten:

“Arkadaşlar! Hürriyeti seviyor musunuz? Benimle beraber gelecek misiniz? Yalnız, işin ucunda ölmek de var…”

“Çünkü bence dünyadaki duyguların en yükseği aşktır. İnsanlara en az zararı dokunanı odur.”

Pardayanlar serisinin 3. kitabı Pardayan ve Fausta’yı Baskan Yayınları’nın 1971 yılında yaptığı baskısından okudum. Kitap 426 sayfa. Olaylar 16. yüzyılın sonlarında geçiyor. Fransa kralı, ilk kadın papa olmak isteyen ve Avrupa’da büyük bir imparatorluk kurmayı amaçlayan Fausta tarafından tahtından uzaklaştırılıyor. Kötülüğün ruhuna işlemiş olduğu bu kadın tahta o zamanın asilzadelerinden Dük de Guise’i geçirmek istiyor fakat karşısında bir engel vardır. İstemeden tüm bu işlere bulaşan ve bulaşmışken de zalimlerin karşısında durmaktan kendini alıkoyamayan dostumuz Şövalye de Pardaillan. Yukarıda birkaç alıntı ile kahramanımızı yad etmek istedim. Ruhun şad olsun Zevaco demeden de kendimi alamıyorum.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku

“Fark ettim ki, ilk kez, ne bir tarafım, ne öbür tarafım, sadece ben ve külsüz, dumansız yangınım, dört yapraklı yonca, botu otu veya ayçiçeği gibi, tek taştan oyulmuş mücevher gibi, yekpare, kendim ve bitarafım.”

Bu kitapla ilgili duygularımı bir müzik eşliğinde yazmam gerekiyor diye düşündüm. Nihayet buldum ve öyle başladım. “Seninle doğan güldür, ah bu gönül şarkıları.”

Kitaptaki Müzeyyen adı hep söylenen Müzeyyen, bir gönül şarkısında gibi, bir şiirde, bir gençlik masasındaymış gibi bu kitaba gelmiş oturmuş. Kitapta anlatıcının adı yok. Hep böyle olur zaten. Acı çekenlerin adı olmaz. Çektirenler hep kahramandır.

Anlatıcımız ruhunu bazen yanına alır, bazen almadan dolaşır. Kapıyı kilitlerken bir ses çıkar, tık diye. Sonra İstanbul’u gezer. Her yerde bir Müzeyyen. Bir hikâye başlayacaktır onda da Müzeyyen. Yarım kalacak bir hikâyenin yarım kalmış bir anlatıcısı.

Okumak lazım, sözle ifade mümkünsüz. İletişim Yayınları, İlhami Algör, 60 sahifecik.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Çavdar Tarlasında Çocuklar

“Sahtekârlık” diyor Holden Caulfield, etrafında gördüğü insanlar, yapmacık davranışlar, ezberlenmiş kalıpları hakkında, sahtekârlık. Etrafını dolduran milyonlarca sahtekâra bakıyor ve hepsinden nefret ediyor. Onlara uyup, onlar gibi davranmaya alışmadıkça herkesin kendine garip bir yaratıkmış gibi davranacaklarını umursamıyor bile. Büyümeye başlamış, 16 yaşına gelmiş ve dünyanın ne menem bir yer olduğunu görmüş. Çocukluktan kopmuş ama büyümeye başlayan insanların ve büyümüşlerin içerisine girmiş oldukları o kalıptan nefret ediyor. Çocuklar ne güzel hâlbuki. Kardeşi Phoebe mesela, oturup bir filmi saatlerce anlatabilir. Kardeşi diğerleri gibi zehirlenmiş değil henüz. Çavdar tarlasında çocuklar şarkısını söylemek, onlar bir uçurumun kenarında -bir çavdar tarlasında- oynarken hepsini tek tek yakalayıp o uçurumdan uzak tutmak istiyor. Ama onların her biri büyüyecekler, o uçurumdan aşağı yuvarlanacaklar, sahtekâr insanlar olacaklar, otomobillerden ve borsadan bahsedecekler, sıkıcı insanlar haline gelecekler.

“Ama o müzedeki en iyi şey, her şeyin yerli yerinde kalmasıydı. Hiç kimse kıpırdamazdı yerinden. Oraya yüz bin kez gidebilirdiniz, o Eskimo hâlâ daha yeni iki balık tutmuş olur, kuşlar hâlâ güneye uçar, geyikler o narin bacakları üstünde o pınardan su içer ve göğüsleri görünen o Kızılderili kadın battaniyesini dokurdu. Kimse değişmezdi. Değişen tek şey siz olurdunuz. Çok büyümüş olmanız filan değil demek istediğim. Tam olarak o değil yani. Yalnızca değişmiş olurdunuz. Bu kez sırtınızda bir palto olurdu. Ya da son gelişinizde sıradaki eşiniz kızıl çıkarırdı ve yeni bir eşiniz olurdu. Veya Bayan Aigletinger’ın yerine başka biri getirirdi sizi. Veya o gün banyoda annenizle babanız felaket bir kavgaya tutuşmuş olurdu. Veya üstünde gökkuşağı renkleri oluşan bir su birikintisi görmüş olurdunuz. Diyeceğim, değişik bir şey olurdu sizde; demek istediğim şeyi anlatamıyorum. Anlatabilsem de, anlatmayı isteyeceğimden pek emin değilim.”

Kitabın yazarı Jerome David Salinger Holden Caulfield karakteriyle kendini anlatıyor, onun ağzından kendisi konuşuyor. Uzun yıllar boyunca münzevi bir hayat yaşamış yazar. İnsanlardan uzak, tüm sahtekârlıklardan ve yalanlardan uzak bir şekilde yaşamış. Kitabın bir yerinde yine Holden’in ağzından hayal ettiği dünyayı da aktarıyor bize:

“Ne yaparım dedim, Holland Tüneli’nin oradan otostopla bir yere kadar gider orada inerdim, sonra bir daha, sonra bir daha derken, birkaç gün içinde batıda güneşli bir yerde, beni tanımayan insanların arasında bir iş bulurdum. Bir yerlerde, bir benzin istasyonunda bir iş bulurum diyordum, arabalara benzin, yağ filan doldururdum. Nasıl bir iş olursa olsun, fark etmezdi zaten. Kimse beni tanımasın, ben kimseyi tanımayayım, bu yeterdi. Düşündüm, sağır-dilsizmişim gibi numara yapardım. Böylece, hiç kimseyle o salak konuşmaları yapmak zorunda kalmazdım. Biri bana bir şey demek istediğinde bir kâğıda yazar, bana uzatırdı. Bundan bir süre sonra sıkılınca da, ömrümün sonuna kadar insanlarla konuşmaktan kurtulurdum. Herkes beni sağır-dilsiz herifin teki sanır, beni rahat bırakırdı. Salak arabalarına benzin, yağ filan doldururdum, onlar da bana bir maaş verirlerdi. Kazandığım parayla bir yerlerde kendime küçük bir kulübe yapar, ömrümün sonuna kadar orada yaşardım. Ormanın hemen yakınında yapardım kulübeyi, fazla içerlere yapmazdım, çünkü daima güneşli bir yerde olmak istiyordum.”

Kitabı daha önce “Gönülçelen” adıyla okumuştum. Yirmi yıl kadar önceydi, Can Yayınlarının baskısıydı. Şimdi ise Coşkun Yerli çevirisiyle Yapı Kredi Yayınları’ndan okudum. Başucu kitabıymış da fark etmemişim o zamanlar. Herhalde Salinger’in bahsettiği o sıkıcı heriflerden birisi olmak istiyordum o zamanlar, o yüzden dikkatimi çekmemiş. Şimdi ise cidden sıkılıyorum o heriflerden.

“Yani liseden veya üniversiteden sonra. Herhalde çoğu, sersem heriflerle evlenecek diyordunuz. Hep o lanet arabalarının mil başına kaç litre benzin yaktığından bahseden herifler. Golfte ya da pingpong gibi salak bir oyunda size yenildikleri için çocuk gibi kızan herifler. Çok ters herifler. Çok sıkıcı herifler. Hiç kitap okumayan herifler –ama bu konuda çok dikkatli olmalıyım. Yani, bazı heriflere sıkıcı demek konusunda. Bu sıkıcı herifleri hiç anlamıyorum. Gerçekten hiç anlamıyorum.”

“Bazı şeyler olduğu gibi kalmalı. Elinizde olsa da, onları büyük cam vitrinlere koyup oldukları gibi kalmalarını sağlayabilseniz. Biliyorum, olanaksız bir şey bu, ama yine de pek fena olmazdı.”

2010 yılında, upuzun yıllar boyunca geçirdiği münzevi hayatı sonlandırarak aramızdan ayrılıyor Salinger. Geride birkaç öykü, Holden gibi insanların samimiyetsizliğinden, sahtekârlıklarından, basmakalıp hayatlardan sıkılmış bir anti-küçükprens ergenin üç gününü anlatan bir roman bırakıyor. Bazı insanları sevmekten öldükleri için vazgeçmezsiniz. Ruhun şad olsun Salinger.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Pardayyanın Aşkı (L’épopée d’amour) Pardayanlar 2. cilt

Pardayanlar’ın ikinci cildi de süratli bir şekilde bitti. Serinin bir diğer özelliği de akıcı olması. Öyle ki, bir yandan sayfaları atlayayım bir an önce sonuca varayım derken bir yandan da kitap bitiyor diye hüzünleniyorsunuz. Sonuçta ikinci cildi de bilmiyorum kaçıncı defa sanki ilk defa okuyormuş gibi heyecanla bitirmiş oldum.

İlk kitabı anlatırken konudan ziyade Pardayan’ın kişisel özelliklerinin üzerinde durmuştum. Şimdi de artık biraz romanın konusundan bahsedeyim.

Birinci ciltte Pardayan ve babası ile tanıştık. Pardayan için en doğru tanım yine kitabın içinde kullanılan “otsuz ocaksız bir şövalye” tanımıdır. Babası kendini çok iyi yetiştirmiş, iyi silahşor ve kuvvetli bir yiğit haline getirmiştir. Baba şehir hayatından sıkılıp Paris’i terk edince oğul Pardayan bir otel odasında, otelciye borçla yaşayan bir genç olarak Paris sokaklarını beş parasız bir halde arşınlamaktadır. Babasının nasihatlerini birinci cildin tanıtımında vermiştim. Fakat dostumuz bu nasihatlere fazla itibar etmemiş yine yardım isteyenlerin imdadına koşmuş, insanlara itimat etmiş ve nihayet galeyana gelmiş halkın elinden iki tane kadını kurtarmıştır. Bu iki kadını kurtarması da Pardayan’ın hayatının dönüm noktası haline gelir zira kurtardığı kadınlardan birisi Navarre Kraliçesi’dir ve o sıralar Fransa’da yaşanan Katolik-Protestan geriliminde Protestan tarafı temsil etmektedir.

Kahramanımız, daha önce de kendi ağzından aktardığımız gibi “insanlık dinine inanan” birisi olarak mezhep ayrımı gözetmeksizin yardıma ihtiyacı olanlara koşan bir kişiliktir. Aşık olduğu kıza kavuşmak için çeşitli badireler atlatır, hapishanelere düşer ve inanılmaz maceralarla kurtulur. Onlarca kişiyle kavga etmek zorunda kalır yine aynı şekilde kendisini kurtarmayı bilir. Kader kahramanımızı ve babasını yani Pardayanları 1572 Ağustosunda yaşanacak olan Sen Barthelemy katliamına doğru sürükleyecektir. Kitabın iskeletini oluşturan konulardan birisi de bu katliam gecesine doğru yaklaşırken zamanın Fransa kralı 9. Charles’in annesi Catherine de Medici ve diğer bazı Katolik asilzadelerin entrikalarıdır. Dostumuz birçok planı bozarsa da katliama engel olamaz ve tarihlerin de yazdığı gibi o gece on binlerce Protestan hunharca katledilir. Pardayan babasını da aynı gece kaybeder.

Elimdeki kitap 1960 yılında Güven Yayınları tarafından yapılan baskı. İlk cildi Baskan Yayınlarından okumuştum, ikinci cildi Baskan’dan bulamadığım için resmini gördüğünüz kitabı okudum. Bu kitapta özel adlar okunduğu gibi yazılmış, Cemil Cahit Cem Türkçeye kazandırmış. Daha önce söylediğim gibi iki cilt bir macera olduğu için birinci macera bu kitapla birlikte sona eriyor. Ruhun şad olsun Michel Zevaco.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Pardayanlar (Les Pardaillan) 1. Cilt

Yıllardır sorarlar bana, en sevdiğin kitap hangisi, favori kitabın hangisi diye. Bundan yirmi küsur yıl önce bir yaz tatilinde odaya kapanıp da Pardayanlar’ı bitirdikten sonra cevabım hiç değişmedi. Her zaman için favorim, en sevdiğim, en fazla değer verdiğim kitap Pardayanlar serisidir. Bundan sonra ikinci soru geliyor. “Konusu nedir?” diye. Bu soruya kolay cevap vermemi sağladığı için Michel Zevaco’ya teşekkür ederim. Çoğunlukla bu soruya kolay kolay cevap veremem. Bu soruyu soranlar tek cümlede kitabı özetlememi bekliyorlar benden halbuki kolay bir iş değildir bir kitabı bir çırpıda anlatabilmek. Allahtan ki Pardayanlar’ı anlatırken “16. Yüzyılda Fransa’da yaşayan bir şövalyenin maceraları” diyerek geçiştirebiliyorum. Bu kadar basit bir konuyla nasıl favori kitap olduğunu da şimdi anlatmaya çalışacağım.

Kitap Michel Zevaco tarafından geçtiğimiz yüzyılın başlarında gazetede tefrika olarak yayınlanmış. Tefrika olmasının kolay okunurluk açısından avantajlı olduğunu düşünüyorum. Ağdalı cümleler, uzun tasvirler yok. Aksiyon asla bitmiyor. On ciltlik eserin her iki cildi bir macera olmak üzere beş maceradan oluşuyor tüm eser. Birinci cilt baba Pardayan ve oğul Pardayan’ın maceralarını içeriyor. Bizim esas kahramanımız oğul olan Jean de Pardaillan. Bu arada belirtmem gerekiyor, değişik basımlarda isimler değişik şekillerde kullanılmış. Fransızca aslı Les Pardaillan. İsimlerin sadece Türkçe okunuşlarıyla yazıldığı baskılarını da okudum Fransızca olanlarını da. Bu elimdeki birinci cilt Baskan Yayınları tarafından basılmış. Murad Sertoğlu çevirisi.

Şimdi kitaptan (birinci ciltten) yaptığım alıntılarla Pardayan’ın nasıl bir kişi olduğunu anlatayım:

“Tehlike meselesine gelince, bu benim için önemsiz bir şeydir. Dünyada hiç kimseden korkum yoktur.”

Tehlike, kahramanımız için basit bir meseledir. Kendini tehlikeye atmaktan asla sakınmaz. Cesaret en temel özelliklerinden birisidir. Saymayı bitirdiğim zaman Yunan tanrısı benzeri bir tiple karşılaşacağız sanırım.

“Size oğlumu, Şövalye Jean de Pardaillan’ı ve kendimi, Henri de Pardaillan’ı takdim ederim. Silâhşoruz. Kılıçlarımızdan başka bir şeyimiz yoktur ve bu andan itibaren bu kılıçları, hayatımızla birlikte emrinize vermiş bulunuyoruz,” dedi.

Kutsal bir gaye uğuruna ya da dostluk uğruna ya da insanlık uğuruna kılıcını kınından çıkarır ve gerçekten hayatını ortaya koyarak savaşır. Yukarıdaki cümle mal varlığını da ifade ediyor aynı zamanda. Pardayan asla cebinde beş kuruşu olan biri insan değildir, olmamıştır da. Dünya malına zerre kadar ehemmiyet vermez. Cebine üç kuruş para girse bunu anında birileri ile paylaşır. Çoğunlukla tüm parasını tek bir yoksula verir, kapı kapı dolaşıp üçer kuruşluk sadakalar da vermez. Birisi gelip ihtiyacını beyan ettiği anda tüm para uçmuştur. Para aşkının olmadığı gibi makam-mevki aşkı da yoktur. Bunu ilerleyen ciltlerde daha net anlatmış zaten yazar.

“Ondan sonra mektup elinden düştü ve şövalye gözyaşlarını tutamayarak ağlamaya başladı.”

Şövalye, aynı zamanda oldukça duygusal bir tiptir. Bir anda bakmışsınız ağlamaya başlamış. Bütün hareketlerini duygularına göre belirleyen bir insan için normal bir eğilim. Acıklı bir olay gördü müydü şövalyeyi tutabilene aşk olsun. Harekete geçmeden önce bir bakmışsınız hüngür hüngür ağlıyor.

“Doğrusu, babamı çok severim. Annemi hiç bilmem… Çünkü onu hiç görmedim. Babam bana küçükken baktı. Beni savaşlara götürdü. Kılıcıyla beni kaç defa korudu… Açık yerlerde yattığımız zamanlar, üşümeyeyim diye her zaman mantosunu bana verdi. Birçok defa bana yiyecek verir: ‘Sen ye, ben kendime ayırdım; sonra yiyeceğim,’ derdi. Hâlbuki torbasını aradığım halde yenecek hiçbir şey bulamazdım. Bütün bunları anladığınızı zannediyorum. Bunun için babamı çok severim. Çünkü yeryüzünde ondan başka beni seven ve düşünen tek bir kişinin bulunmadığını bilirim.”

Babası da kendisini böyle yetiştirmiş. Gerçi farklı nasihatler veriyor bu ciltte sık sık ama yine de iyilikten kendisini alamıyor. Yeri gelmişken babasının oğluna verdiği fakat kendinin bile inanmadığı hiçbir zaman da tutulmayan nasihatler şöyle:

“Şimdi beni dinle…”

“Dinliyorum babacığım.”

“Evvela erkeklere inanma… Bir kimseyi suda boğulurken görürsen hemen oradan uzaklaş. Bir sokak köşesinde hırsızların ve cânilerin bir adama saldırdıklarını görürsen hemen başka yola sap… Bir adam sana, ben senin dostunum, derse ona senden nasıl bir fenalık istediğini sor… Sana bir adam, iyilik yapmak isterse hemen zırhlı gömleğini giyin… Eğer seni biri imdada çağırırsa kulaklarını tıka… İşte sana öğütlerim… Bunları unutmayacağına yemin ediyor musun?..”

“Ediyorum…”

“Kadınlara gelince, onlara da hiç inanma! En güzel görünen, en iyi görünen kadınlar bile yalancı ve hilekârdırlar. Boynuna dolanacak olan kollar, en zayıf anında seni boğmaya kalkışacaktır. Bunu katiyen unutmaman lazımdır… Onun için sen de hiçbir kadına gönlünü kaptırma… Onlardan daima uzak yaşa… Bunu vaat ediyor musun?”

“Vaat ediyorum!”

“Sana Giboulee’yi bırakıyorum. Bu kılıç senin en çok güvenebileceğin dostun olacaktır. Ondan başka hiç kimseye itimat etme…”

“Etmeyeceğim!”

“O halde rahat rahat sana veda edebilirim.”

“Yolun açık olsun babacığım!”

Gördüğünüz gibi gayet esprili bir yanı da var hem baba hem de oğul Pardayanlar’ın. Baba inanmasa da oğlunu tehlikelerden korumak için bu tür nasihatleri veriyor. Kitabın bir yerinde şöyle dediğini işiteceksiniz:

“Ah, şu gencin, ötekinin, berikinin yardımına koşmaktan vazgeçeceğini bilsem sağ kolumu feda ederim. Ah şu gençlik delilikleri.”

“Çarpışmalar son derece vahşice oluyordu. Pardaillan’lar âdeta masallardaki devler gibi çarpışıyorlardı. Yeniden iki askerin kılıcı kırıldı. Üç kişi daha yaralanarak yere yuvarlandı. Diğerleri canlarını kurtarmak için nefes nefese birkaç adım gerilediler.

Pardaillan’lar bu saldırıyı da püskürtmüşlerdi. Fakat onlar da vücutlarının birçok yerinden irili ufaklı yaralar almışlardı. Bu yüzden vücutları kan içinde kalmış ve sarf ettikleri büyük gayret sonunda hâlsiz düşmüşlerdi.”

En önemli özelliği atlayacaktım az daha. Pardayan hakikaten Yunan tanrıları kadar güçlü bir karakterdir. Onun için yenilgi diye bir şey söz konusu olamaz. Kitap boyunca asla yenilmez, maceralar yüz cilt bile devam edecek olsa Pardayan’ın yenilme ihtimali olmayacaktı. Çok kuvvetlidir, ondan daha kuvvetli bir insanın yeryüzünde var olması ihtimali yoktur. Kılıcı çok iyi kullanır ve kendinden iyi kılıç kullanabilecek bir babayiğit de asla var olmamıştır. Biraz gerçeküstü bir görüntüsü olsa da kitabı ve kahramanı değerli kılan ayrıntılardan birisi de bu yenilmezliktir.

“Pardaillan bunu yapamayacağını biliyordu. Krala karşı özel bir sempatisi yoktu. Daha doğrusu IX. Charles’ın kral olup olmaması kendisini zerre kadar ilgilendirmiyordu. Onu en çok hayrete düşüren şey: Cosseins, Guitalens, de Tavannes, Mareşal Montmorency gibi para ve mevkilerini IX. Charles’a borçlu olan kimselerin şimdi nasıl olup da Kralın aleyhine birleşmiş olmaları, ona ihanet ederek kendisini devirmeye çalışmalarıydı. Bu ne ahlâksızlık, bu ne utanmazlıktı?..

Onları ele vermeye gelince, Pardaillan bunu bir an bile düşünemiyordu. O, asla böyle bir işi yapacak yaratılışta bir adam değildi.”

Haksızlığa tahammülü yoktur. Bunlara göz yumma ihtimali olmadığı gibi gammazlık gibi bir özelliği de yoktur. Bir haksızlığı gördüğü anda onu gidermek için uğraşır ve bunu başarır da. Konu bir ordunun karşısına tek başına dikilmeye vardığında dahi vazgeçmez, gözünü budaktan sakınmaz. Şikâyet de etmez. Kimseyi kimseye gammazlamaz.

Bu işler bittikten sonra Navarre Kraliçesi:

“Siz de Protestan mısınız?” diye sordu.

“Ben insanlık dinindenim. İşte hepsi bu kadar…”

İnsanlık dinine mensuptur. Dini taassubu yoktur. İnsanları fikirlerine ve yaşayışlarına göre yargılamaz. Kimsenin dini nedir, geliri ne kadardır, mevkii nedir diye bakmaz. Bir dilenciye de aynı şekilde yaklaşır bir prense de.

Evet, alıntılarım bu cilt için bu kadardı. Pardayan’ın neden sevdiğimi anlatabilmişimdir sanıyorum. Erdemlerin umursanmadığı bir dünyada –ki ben bu umursanmamanın yeni bir şey olduğuna inanmıyorum insanlık var oldu beri erdemler, insanın bencilliğinin gerisindendir- Pardayan her hal ve tavrıyla doğru insanın özelliklerini taşır. Asla yalan söylemez, hile yapmaz, adam satmaz, gözünü budaktan esirgemez. Gerçek bir üst insandır.

 

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Toplam 58 sayfa, 1. sayfa gösteriliyor.12345...102030...Son »